6 Mart 2012 Salı

‘Sabır (Sebald’in Ardından)’ / ‘Patience’ (After Sebald)


Keş!f eğer sıradışı bir yolculuğa dönüşür, ve siz onu kağıt kadar ‘Sabır’lı bir nesne ile buluşturmak isterseniz,  ve kitabınız izinden bir yolculuk, size eşlik eden görüntüler ile görme ufkunuzu aydınlatan bir görsel şölene dönüşürse?

' In August 1992, when the dog days were drawing to an end, I set off to walk the county of Suffolk, in the hope of dispelling the emptiness that takes hold of me whenever I have completed a long stint of work. And in fact my hope was realized, up to a point; for I have seldom felt so carefree as I did then, walking for hours in the day through the thinly populated countryside, which stretches inland from the coast. I wonder now, however, whether there might be something in the old superstition that certain ailments of the spirit and of the body are particularly likely to beset us under the sign of the Dog Star. At all events, in retrospect I became preoccupied not only with the unaccustomed sense of freedom but also with the paralysing horror that had come over me at various times when confronted with the traces of destruction, reaching far back into the past, that were evident even in that remote place. Perhaps it was because of this that, a year to the day after I began my tour, I was taken into hospital in Norwich in a state of almost total immobility. It was then that I began in my thoughts to write these pages. '

- WG Sebald, The Rings of Saturn, açılış paragrafı.

 ‘Sebald’ın Ardından’ okuma fikrini fikir kadar mahrem bir bakış açısı ile bir bakma eylemine dönüştüren yönetmen Grant Gee tarafından beyaz perdeye aktarılmış nefes kesen bir yapıt.



Okuyanını derinden etkileyen W.G. Sebald’ın 3. Kitabı ‘Satürn’ün Halkaları’ (The Rings of Saturn) iki kelimeyle ‘Çarpıcı’ ve ‘Şaşılası’ olarak yorumlanabilir. ‘Sabır  (Sebald’in Ardından) filminde, Sebald’in kitabının anahtar kelimeleri farklı alanlardan Sebald’ın hayranları olarak, Andrew Motion, Adam Phillips ve Tacita Dean gibi günümüz çağdaş sanatçıları tarafından, hayranlarının yazarı algılama biçimi ile bir yolculuk, görsel bir izdüşüm halinde ufkumuza yeni bir halka ekliyor. Renkli ve siyah beyaz görüntülerin takip ettiği film,  genç yaşına rağmen bir trafik kazasındaki ölümü, kitabındaki sıradışı yolculuğun halkaların etrafında bir yol kenarında sona ermesiyle bitiyor.  Suffolk’un tabiatında başlayan ve  dünya üzerinde birçok noktaya yapılan birçok sıradışı yürüyüş ve bu yürüyüşün detaylarıyla şekillenen belge-anlatı tadında kitap, vatanından, dilinden, ve adından koparılan bir öksüzün bir parçaya, bir toprağa ait olma-olamama , ait hissetme-hissedememe duygularıyla harmanlanan ‘Satürn’ün Halkaları’, yönetmeni Grant Gee tarafından izleyicisinide tıpkı Sebald okuyucuları gibi toplumun belleği olmaya davet ediyor. 



‘Sabır  (Sebald’in Ardından)’ filmi British Council işbirliğinde 2011 New York, Vancouver, CPH:DOX, Rotterdam gibi festivallerin ardından !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali ile sinemaseverle buluştu. Metinsel hazzın peşinde  koşan bir yolculuk olan ‘Sabır  (Sebald’in Ardından)’ filmini izleyicisiyle buluşturan, 70.000 kişilik izleyici kitlesiyle kültür sanat camiasının yakından takip ettiği, dünyanın her yanından farklı bakışlarını sinemaseverlerle buluşturan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivaline teşekkürü borç biliriz. Geçmişin izlerini süpüren Sebald’a eşlik eden izleyici, toprak, aitlik gibi yazarın algılama biçimleriyle insan elinin değdiği yıkımlara ve yokluşlara bir dokunuş, doğanın ve kültürün neden olduğu yıkımların tarihteki etkilerine bir bakış atarken,  tanık olan geçmişin gerçek ile yaşantının metin aralarıyla harmanlanmış bir yolculuğun fitilini de kendi içinde  ateşlemiş oluyor.    



5 Ağustos 2011 Cuma

Klasik Keyfiler / Argos in Cappadocia



Zaman zaman ruh sızıntıya uğrar çatlağından, susadıkça daha da büyür o sızıntı. Saç tellerimize dokunur hayat, ürpertir, ürperir kabuğumuz. Sonra biraz sessizleşir odaları evimizin, bekler kulaklarımız o müziği...

Alışılmışın dışında gelir sesler, alışılmışın dışında mekanlarla. Keşişler ve rahipler bilemez 1500 yıl öncesinden, İpek yolu üzerinde deve kervanlarının konakladığı, Kapadokya' nın kalbi beziryağı üretilen Bezirhane'nin muhteşem akustiği ile Klasik Keyifler' e konuk olacağını. 

Büyüleyici, iki dev kubbeli bu yapının olağanüstü akustiğiyle buluşan ve mest olan müzik severler 12 Temmuz Salı akşamı müzik yaşamına 1984 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda başlayan, 1997 yılında asistanlık bursu ile ABD Louisiana Eyalet üniversitesi'nde Yüksek Lisans derecesini, 2003 yılında da yine asistanlık bursu ile ABD Florida Eyalet Üniversitesi' nde Müzik Doktorasını tamalayan Ozan Tunca'yı "Özgür Çello" ile alkışladı.

"Devrimler ve Fanteziler" ile 19 Temmuz Salı akşamı Ellen Jewett ve Özcan Ulucan kemanları ile Özgür Aydın ve piyanosuna eşlik ettiler. Ardından 30 Temmuz Cumartesi akşamı La Mer Yaylı Dörtlüsü " Hayat Zor ve Zalim " dedi bizlere. 

Temmuz ve Ağustos ayları boyunca sızıntıda hayatlarımıza bir ton renk katan Oda Müziği , Keşişlerin ve Rahiplerin evi; sanatçılar için birer sığınak, müzikseverler için ruhlarının okşandığı, hangi yöne gitmeleri gerektiğini gösteren bir pusula niteliğinde Bezirhane' de Klasik Keyifler'e ev sahipliği yapıyor.

Çıkmazlarımıza virgülü koyan bu klasikler ve keyifler atmosferin dışından, dilsizlikten, sözsüzlükten tüm zenginliklere açılan bir kapı gibi Klasik Keyifler Oda Müziği Şenliği,  Argos in Cappadocia' da.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

DENGENİN NİZAMSIZLIĞI / Mimarlık ve Denge

Denge, muhteşem bir puzzle gibidir, sayıların anakarası, matematiğin nizamsızlığa bir selamıdır adeta ve denge bu muhteşemliği bağımlı öğeleri ile yaratır, sunar bizlere.

Mimarlıkta denge, simetrik ya da asimetrik olsun, tasarımcısı her zaman işaretleri mimarinin izdüşümü haline getirir ve kullanır bu dengeyi. Kimi zaman denge malzemenin formu ile çıkar karşımıza, kimi zaman ise malzeme mimarlığın dengesi haline gelir. Mesela cam yakın yüzyıllarda belirli boşlukları kapatan, ören bir malzeme iken; günümüzde camın mimarideki kullanım dili değişti, üstün mühendislik teknikleri ile de gelişti diyebiliriz.

Bir binayı düşündüğümüz zaman; binayı tasarlayan mimarı binayı inşa eden kapsamlı bir mühendis gibi düşünebiliriz. Uluslar arası üne sahip Santiago Calatrava Valls, bu anlamda aklımıza gelecek ilk isimlerdendir. Mimarlığının yanında inşaat mühendisi olan Calatrava, Kanada’nın Calgary kenti için tasarladığı Barış Köprüsü’ nde ( Peace Bridge ), tasarımın bütünlüğünü “hem işlevsel hem de güzel bir strüktür” olarak nitelediği, kullanıcıyı her türlü doğa şartlarından koruyacak olan üstü kapalı bu köprü, tasarımı ile doğanın içinde yaratılmış bir nizamsızlığa işaret niteliğinde. Tasarımcı,  bu muhteşem puzzle’ın içinde tasarımdaki dengeyi tasarım ile beraber çalışan doğa gibi, yapının çevresi ile ilişkisi gibi önemli kriterleri, bağımlı öğeleri adeta ikinci plana atmıştır.

Bow nehrinin yanı başında uzanan burgulu, kapalı çelik çerçeve ve köprüye giydirilen yüzeydeki beton kullanımı ile Barış Köprüsü, Calatrava’nın teknolojiyi tasarımın merkezine aldığı en uç örneği niteliğinde. Barış köprüsü, mimaride dengeyi sorgulatırken bizlere; en teknolojik olanın doğa ile uyumunu, teknolojinin doğa ile uyumunu da düşündürtmüş oluyor aynı zamanda.

Sorma gereği doğuyor: Karakterli bir tasarım, muhteşem bir puzzle olan doğanın hangi parçası olmalı?

24 Nisan 2011 Pazar

Murathan Mungan / Öteki Dünyalar


Kendi ezberini bozmayı sever Murathan Mungan tıpkı son kitabında yaptığı gibi. Doğru anlaşılmış olarak okuru ile buluştuğuna sevinçli, ayağının tozu ile 16. İzmir Kitap fuarinda gerçekleşen  ‘Öteki Dünyalar’ adlı söyleşisinde edebiyattaki temel meselesini ve daha birçok konuyu konuştu Mungan okurları ile.

Adı Yerküre olan bir gezegenden, en büyük karaparçası sayılan anakaradan aldı okurunu Mungan, hayatı, tabiatı, varoluşu şiir ile anlatan diline götürdü. Kendi hayat işaretlerinden bahsetti, ‘İşaret izdüşümdür.’diye de eklemeden geçmedi. O kadar içtendi ki konuşması, hayatı güzelleştiren şeyin sadece süprizler olduğunun altını çizdi ve ekledi: Temel meselem teknisyenlik ve şamanistik yanımı birleştirmek. Doğu ve Batı yokmuş gibi yapamam. Eğer böyle bir yanınız yok ise; bu tür bir yazın çıkamaz ortaya.’

Sait Faik Abasıyanık’tan sohbet açan Mungan yazarlık mesleğini tanımlayıverdi okuruna:
‘Sait Faik’e polisler sormuş:Mesleğiniz nedir?, diye.
Cevap vermiş sait Faik: Yazar
Polisler bu cevabın üstüne sormuş:Yazarlık ne zaman meslek oldu?, diye.
Yazarlık bir meslek değildir, dedi Murathan Mungan bu kısa öykünün ardından. Yazarlık öğretilemez çünkü, diye de ekledi.

“Okur kendi yazarlık deneyimi ile bana gelir.Tıpkı ‘Şairin Romanı’ndaki gibi kitaplarımda metin içi şakalar ve göndermeler yaparım ve bu göndermeleri bilmeyen okurun tadının kaçmaması gerekir.Asıl mesele dil olan edebiyatta dil başka dillere aktarılamaz.Dili çeviremezsiniz.Ancak konuyu aktarabilirsiniz.Temel işiniz dil olmalı edebiyatta.Bir yazar olarak diliniz çok iyi olmalı.Türkiye’de hemen hemen her alanda herkes sahip oldukları için övülür.Halbuki ben bir yazarım, tabiî ki işim iyi yazmak olmalı, bu övünülecek bir şey olamaz. Kitap bir haz nesnesidir aynı zamanda.Ben eğer Halid Ziya Uşaklıgil’in kitabını bir daha okuma ihtiyacı hissediyorsam; kitabı bilmediğimden değil, onu tekrar okuma özlemimdendir. Bir kitabı gözlerimiz ile değil hayatımız ile okuruz. Soruyorum kendime “Peki ben gerçekten ne yapmak istiyorum okuyucu ile? . Ben okuyucuya bir iç güç kazandırma niyetindeyim. Başkalarına katlanma gücü kazandırmak… aynı takvim yapraklarını kopardığım insanlar benim yazdığım sayfalara dokunma ihtiyacı hissediyorsa devam etmeliyim yazmaya. Okuyucuyu ve kendimi kandırmalıyım yazdıklarım ile. Başkalarına katlanma gücünü böylelikle kazandırabilirim okuruma. Aşk mesela; aşk da bir aldanma sanatı değil midir! Yaşamın içinde katlanma-dayanma-aşma gücü veren şey aldığımız yoldur aynı zamanda. Her yol bir gün biter ve biz bazı duyguları sonradan öğreniriz. Mesela merhameti sonradan öğreniriz. Çocuklar zalimdir. Mesela “Paranın Cinleri” çocukluğumun kitabıdır. Benim başkalarını kandırma aslında kendimi kandırma biçimimdir ve bizi biz yapan red edişlerimizdir, kabul edişlerimiz değil.70’li yıllarda edebiyat ve sanat siyaset ile biçimleniyordu. Şimdi başka bir çağ başladı. Edebiyat kendi edebiyat meselesi ile ilgileniyor. Edebiyatın zamanı 19. Yüzyılın ritmi ile başlıyor. Benim için ne kadar okur var ise o kadar kitap vardır. Ben din ile yazarım ve inanırım ki dinler tasavvuf ile başlar.Mesela 20’li yaşlarımda Oktay Rıfat’ı pek zevk vermezdi bana. Rıfat’ı anlayabilmek için 30’lu yaşlarımı bekledim. “ Şairin Romanı” bir büyüme kitabı ve ben büyümeyi okurlarımdan öğrenirim. Eleştiriden hoşlanmam mesela ama ondan yararlanırım. Eleştiri yaralanmak içinidir.Edebiyat ile geçinmemde bana en çok ourum yardım etti ve bu yüzden en çok okurumdan korkarım ben ve ben aferin budalası bir çocuktum. Bana çok çalışkansınız, derler ama sizler de çok tembelsiniz. Bana göre üretkenlik ile çalışkanlık arasında bir kalite köprüsü vardır.”

Son kitabı “Şairin Romanı” ‘nda Mungan, bir sözcüğü ve onun yan anlamlarını çıkararak kendi ezberini bozmayı bir kez daha başardı.Kitaptan çıkarılan o sözcüğü bir yerde kullanan Mungan, kitabının çıkmasından birkaç gün sonra bir imza gününde bir okuru tarafından bu bahsi geçen sözcüğün bulunmasını bir çocuk sevinci ile anlattı “Öteki Dünyalar” söyelişisinde ve ekledi:

“Bir okur bana geldi ve ekledi Bu o sözcük müdür?, diye. Bulmuştu.Ben de kitabını o sözcük ile imzaladım. Umarım bir gün kapınız bana çıkar.”

25 Mart 2011 Cuma

“Yoğurtistan:Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam“


21. yüzyılın devrimi teknoloji  hayatımızın her anına bu kadar hakim iken, teknoloji ile birleşen her dinamik de kendi içinde bir evrime giriyor diyebiliriz. Teknoloji sayesinde oyuncak gibi banyolardan, teknoloji ile beslenen heykellere kadar her alanda yenilik yaratmak mümkün. Cemil Türün ise bahsi geçen teknolojiyi yaratıcı bir ruhla yorumlamayı başarmış ender isimlerden biri.

Bilginin hayati önem taşıdığı günümüz çağında bir örnek olarak, içinde bulunduğu sektöre konuk oyuncu olmak yerine, ”katılımcı” olmayı tercih eden Yoğurt Bilgi Teknolojileri’nin kurucusu ve genel müdürü Cemil Türün, “Yoğurtistan: Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam“ konu başlıklı sunumu ile İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı ve Görsel İletişim Tasarımı öğrencileri ile buluştu.“Yoğurtistan: Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam“ konu başlıklı sunumundan önce Türün ile 1967 yılında üretilen ilk araba olma özelliğine sahip Anadol’un Türkiye’deki üretimi ve ilk defa yerli motor üretilmesine Anadol deneyiminin katkısı gibi pek çok konu üstüne keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle kendisine yönelttiğimiz “Siz kendinizi ülkenizde "Anadol deneyimi" diye bilinen yerli otomobil üretme macerasının bir benzerini yaşıyor gibi görüyorsunuz. Peki bu bağdaştırmayı oyunun mutfağında olan biri olarak anlatabilir misiniz?” sorusuna “Bir ülkenin kalkınmasında bazı sanayi dalları önemli birer kilit durumunda oluyor. Otomotiv bu kilitlerden belki de en önemlisi. Otomobil endüstrisi kendisinin yanında demir çelik endüstrisini de geliştiriyor ve bir sürü başka yan dalı buna tasarım da dahil olmak üzere ileri seviyeye götürüyor” yanıtını veren Türün ekliyor;

 “Anadol gerçekten yerli bir otomobil yapalım diye çıkılan bir sürece sahip ve bu sürecin sonunda Koç ailesi ne yazık ki yerli araba üretiminden vazgeçiyor. Yerli otomobil yapmaya devam etmek yerine Ford Taunus ithal ediliyor. Bu arada mesela Anadol'un bir yan ürünü olarak tekne yapımında kullanılan fiber maddesinin işlenmesi know-how'ı Türkiye’de kalıyor ve Anadol'da çalışıp da bu üretimi öğrenmiş kişiler şu anda fiber hücumbot ve hızlı tekne üretiyorlar.

Bunun yanında birçok yan sanayi de üretilmeden kaybedilmiş durumda. Bunlardan birisi de motor, otomobilin bir parçası belki. Lafın kısası; Türkiye maalesef motor üretimi yapamayan bir ülke. Bu ciddi bir eksiklik. Biz yerli bir bilgisayar oyunu yapmaya kalktığımızda da durum Anadol deneyimini andırıyordu. Bilgisayar oyunları 90’lı yıllardan sonra gerek ciro gerek yapımında ihtiyaç duyulan bilgi birikimi (know-how) açısından otomobil kadar önemli bir sanayi dalı haline geldi. Biz bunun bilincindeydik ve 2005 yılında Pusu adlı ilk oyunumuzu üretirken oyunun motorunu bu bilinç ile kendimiz yaptık. Bugün oyun sanayiinde bir iddia ortaya koyabiliyorsak, bu Pusu'da yerli motor kullanmamızdandır.”

Türkiye’deki kısır ve yetersiz oyun sektörüne orijinal örnekler gösterebilmek amacıyla Pusu oyununu ile sektöre giriş yapan Türün’e gerçekleştirmek istediği bir düşten yola çıkarak Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanını soruyoruz. 

“Kırmızının dile getirilip görselleştirilmesi fikrini görselliği ile de farklılaşabileceğine inandığım bir roman “Benim Adım Kırmızı”. Bir romanın oyun haline getirilmesi fikri, filmleştirilmesi fikrine ağır basar çünkü roman farklı bir dünya sunar okuyucusuna ve bu dünya her okuyucu için değişir. Bilgisayar oyununda da oyuncunun aynı olay dizisini bir ölünün gözünden oynayabilecekleri fikri beni bu kitabı oyunlaştırma isteğine yöneltti diyebilirim” diyen Türün,  yatırımlarını genç beyinlere yapmanın sonuç açısından daha iyi ürünler vereceğine inandığını dile getiriyor.

“ Second Life” adlı oyun ile interaktif bir ağ olan Facebook arasında bir konuma sahip olan Yoğurtistan adlı sanal dünya projesinin kurucusu Türün, bugünlerde tamamen bu projenin heyecanı içinde diyebiliriz. Genel hatları ile projeden bahseden Türün, 3. boyutun bu proje için büyük önem taşıdığını dile getiriyor. Dijital içeriğin önemine değinenTürün, bu uygulamada yazılı dökümanlar, filmler, diziler, 3 boyutlu sanal mekanların olacağının yanı sıra bir şeyin daha altını çiziyor ve ekliyor;

“Para, dijital bir içeriktir, çünkü yapılan işlemin hiçbir nesnel karşılığı yok. Oysa ki para gündelik hayatta böyle algılanmıyor. Mesela telefonda yapılan bir görüşme de bahsettiğim dijital içerik olan parayı işin içine sokuyor: Kontör denilen şey de bir dijital paraydı, dijital içerikti.
Çok radikal bir olay var karşımızda, çünkü örneğin oyun, film, müzik söz konusu olunca ortada üretilen bir eser var. Şarkı, hiçbir fiziki forma girmeden, nesneleşmeden dinleyicisine ulaşıyor. Hiç nesne yüzü görmüyor, kasede ya da CD'ye kaydedilmeden kulağınıza ulaşıyor. Karşılığı da "sanal para" olarak yani mesela Facebook Credits denilen para ile ödenecek. Sanatçı, bu sayede kaset, CD gibi bir ortam kullanmadan eserini sizlerle paylaşabilecek ve karşılığını alabilecek. İlginçtir, Türkiye’de sanal paranın 12 yıldır çalışan bir kanunu var. Markalar, 3 boyutlu dükkan ile sanal ortamda ürünlerini satmak istiyor. Sinemalar biletlerini 3 boyutlu ortamdan satmaya hazırlar.”

“Büyük markalar  geliştirdiğimiz 3 boyutlu uygulama için bunu ilk elden reklam veya promosyon olarak algılarken, küçük yatırımcılar bu uygulamaya yatırım gözü ile bakıyor” diyen Türün; yerli üretim oyun motoru kullanma fikrinin uzun vadede getirileri olduğuna inandığını sözlerine ekliyor.

Tasarımın yaratıcılık ile bütünleştiği, günümüz insanını kuşatan teknolojiyi farklı disiplinler ile buluşturan Türün, Türkiye’de 12 yıldır sanal paranın çalışan bir kanunu var, diyerek tasarlanan ürünün kendini ortaya koyabilmesi için seri üretimin fikri haklarından sonuna kadar yararlanmanın önemine işaret ediyor. Tüketim insanının teknoloji ile kurduğu duygusal bağdan yola çıkarak kurumsal kimliklere kendilerini 3 boyutlu bir ortamda gösterebilme şansı sunan Türün, teknolojiyi yaratıcı fikirleri ile yorumluyor, iğne ile kuyu kazar gibi lansmanını yapmaya hazırlandığı  yeni projesi ile Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam’ın kapılarını bizlere açmaya hazırlanıyor.

                                                                                  
Photos by Aylin Karaman

25 Ocak 2011 Salı

SANMAK VE SUNMAK

Git ve kullan o övgüyü,  gerçek bilgelik dediğimiz deli bozması övgüyü.Sunmak ve sanmak arasındaki o ince çizgiye yat, uzan boylu boyunca yatayda ve girsin ufkuna  kendi kendine sunulmuş övgüler.

Sanmak fikrini konuşturmak, övgünün egemen olduğu savaşta ya da barışta, söz de ya da çizgide sunuşun içimizi dağlaması ile olgunlaşır.İnsan gözünün görebildiği; onu görünür kılabildiğimiz ölçüde vardır.Optik kusurlarımız, görüntüyü görünür kılabilme kimyamız ile gelişme gösterir ki;karanlık bir kutu gibi inşa etmek yaşamımızın mimarisini, fotoğrafçılığın kendine özgü ışıkla yazma fikrine ters düşmektedir.  Sandığımız kendi ellerimiz ile inşa ettiğimiz hayatın bir ışıklı levha olduğu fikri kabul edilebilir değildir. Mimarinin resmedilişi de böyledir,bir ayna resminin tersi görüntüsü.

Bir insana ait ilk fotoğraf; Louis Daguerre, 1839 yılının başlarında basmıştır parmağını deklanşöre.Sakince verilmiş bir karar gibi kalabalık bir sokağın canlı resmi, fotoğrafın çekim süresi olan 10 dakikaya yetişememiş;trafiğin akışı fotoğrafta yazılabilmek için fazla hızlı kalmıştır.Ayakkabısını fotoğrafta görünecek kadar cilalatan bir gölge fotoğraftaki tek istisnadır. Tıpkı insana ait ilk fotoğraf gibi, insanoğlunun mimariyi resmetme isteği de ayakkabısını cilalatan bir gölgeden ileri gidemez.Mimari fotoğrafçılıkta da, Erasmus’un “Deliliğe Övgü” adlı kitabında da “Nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest” dediği gibi, olmayanı varmış gibi gösterme çabası, Deli’nin her şeyi konuşma özgürlüğüne benzer.Tüm resim boyunca konuşur övgü, sunuş ile sanarız var olmayanı.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

TED, Paylaşmaya Değer Fikirler



      Tutsak olduğum fikirlerden azad edeceklerime kadar hepsini aydınlatmak, bilinir kılmak istiyorum. Dünyamı değiştirebilecek, dünyamı zenginleştirebilecek gelenekleri yıkan yenilikçi, insanlara ihtiyacım var, ihtiyacımız var.


     TED, imdadınıza yetişip farklı alanlara ait önemli düşünce biçimlerini keşfedip kendi yaşamınıza ve iş hayatınıza uyarlayabileceğiniz bir merkez.  Teknoloji, tasarım ve eğlence konularını harmanlayarak sonsuz  bilginin olağanüstü bir kısmından bir lokma da izleyicisine sunuyor cürretkarca. Konuşmacıların bazıları dünyanın önde gelen şirketlerinde yönetici ya da bu şirketlerin en beğenilen ürünlerinin tasarımcısı veya dünyayı değiştiren ürünleri ortaya koyarak çığır açan araçlar yaratanlar...1984’te kâr amacı güden bir kurum olarak kurulan TED, 2001’de daha iyi bir dünya yaratmak amacıyla fikirleri güçlendirmeye çalışan Chris Anderson’un özel vakfına satıldı. O tarihten bu yana TED, içeriğini online olarak ücretsiz kullanıma sunmaktadır. 


    Dehlizlerimizde gün ışığı görmeyi bekleyen sayısız sorulardan bazıları TED' de izlediğim 18 dakikalık konuşmalar ile aydınlanmak için gün yüzüne çıktı. George Whitesides yaptığı konuşmada dedi ki; Basitliğin bir diğer sınıfı vardır. İşleyişte basit, ama  yapılışlarıyla o kadar basit olmayan basitlik, basitlik midir? Basitliği gördüğümüzde tanıyabiliriz...Soru sorduğumuz da tek sorunun içinde  aslında bir çok farklı anlamlar barındıran aynı kelimeler ile bir çok sorunun olması...Basitlik, tahmin edilebilir ve ucuz olmalıdır.İşlevi olmalıdır(Yüksek performans, düşük maliyet). Hizmet potansiyeli olmalı, en önemlisi de istiflenebilmeli!


   Sonrasında konuşmasını önemli iki isim ile kapattı: Einsetien ve Saint Exupery.


  "Her şey mümkün olduğunca basit yapılmalıdır ama daha basit değil"


  "Tasarımda mükemmele ulaştığınızda, ekleyecek bir şey olmadığında değil, çıkarılacak bir şey olmadığında anlarsınız."




  Adını hatırlayamadığım bir diğer konuşmacı da Çizgisellik fikri'nden bahsetti konuşmasında. Ruhlarımızı beslemekten bahsetti ve ekledi: Bir yerden başlarsın, bir yolu takip edersin. Doğru yolu takip edersen hayatını iyi bir yola oturtursun ama hayat çizgisel değil, organiktir...Simbiyotik olarak yeteneğimizi ortaya çıkaran olay ve durumlara göre oluştururuz. Bence dünya üstünde ne kadar yetenekli insan var değil de kaç çeşit yeteneğe sahip insan var diye sormalıyız.


  Sordum ben de kendime tüm bu aydınlatıcı fikirlerden sonra azad edilirsem, ötelenir miyim? diye. Bütün bilgilerin bir birine bağlı olduğu bir yerde cevap vermek için acele etmemek gerekir diye düşünüyorum. TED' e biraz daha göz atmalı, biraz daha paylaşmalı, anlatmalı ve dinlemeliyiz. TED, Hayatımızda Bir Geri Al, Tuşu,olmalı mı?Bence olmalı...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

“Hüseyin Çağlayan: 1994-2010” / İstanbul Modern





Bir dünyanın içinde var olan ve diğer hayatlara bağlanan öngörüye sahip seçkin isimlerden biri onunkisi. Onun bu yaratıcı yaklaşımı ve öngörüsü, kucaklar dolusu hikaye ve kahramanları ile hep sahnede, spot ışıkları altında olmaya gönüllü sanki. 



Çağdaş sanatın en önemli temsilcisi diye çağrılıyor Hüseyin Çağlayan. Mimari, felsefe, bilim, tarih, antropoloji, biyoloji ve teknolojiden esinlenen Çağlayan`ın genetik, teknolojik ilerleme, yer değiştirme, göçmenlik ve kültürel kimlik gibi konulara bakışı son 16 yılda ürettiği çalışmaların bir seçkisi `Hüseyin Çağlayan: 1994-2010` başlıklı sergiyle İstanbul Modern' de görülebilecek. 


Türkiye’deki en kapsamlı sergisi İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı kapsamında İstanbul Modern' de Hüseyin Çağlayan, İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt ve İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Tanrıverdi birer konuşma yaparak açıldı. Daha önce Londra Tasarım Müzesi ve Tokyo Çağdaş Sanat Müzesi`nde sergilenen, küratörlüğünü Donna Loveday`in yaptığı sergide Hüseyin Çağlayan’ın 1994 ile 2010 yılları arasında ürettiği moda koleksiyonları, enstalasyonları ve filmleri kişisel ve kültürel kimliği ile sanatseverleri doyurmayı başarıyor.



Bir seçkisi niteliğini taşıyan “Hüseyin Çağlayan: 1994-2010” başlıklı sergi ile Hüseyin Çağlayan'ın kırılma noktaları, 15 Temmuz-24 Ekim tarihleri arasında İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri’nin (İTKİB) organizasyonu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla, İstanbul Fashion Week 2010, İstanbul Moda Akademisi(IMA), İstanbul Modern ile Londra Tasarım Müzesi işbirliğiyle sanatseverlerin beğenisine sunuluyor.

2 Temmuz 2010 Cuma

Elif ŞAFAK ile Edebeiyat Üzerine / Univers15



  Elif Şafak ile edebiyat üzerine








Türk edebiyatında hep çok tartışılan, eleştirilen ve okunan isimlerden biri oldu Elif Şafak. Çok karakterli romanları, çok yönlü bakış açıları ve farklı temaları ile Türk edebiyatında silinmez bir iz bırakan Elif Şafak’ın işte içtenlikle cevapladığı sorular.




ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunusunuz. Yüksek lisansınızı aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yaptınız ve ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde “Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları” üzerine doktoranızı tamamladınız. İslamiyet, kadın ve mistisizm hakkındaki “Bektaşi ve Mevlevi düşüncesinde kadınsılık-döngüsellik” adlı yüksek lisans teziniz, ilk öykü kitabınız “Kem Gözlere Anadolu” ve ilk romanınız “Pinhan”ı ve saymakla bitmeyen diğer başarılarınız...Tüm bunlar okuyucularınıza yansıyanlar aslında. Siz kendi içinizdeki Elif Şafak’tan biraz bahsedebilir misiniz?


Elif Şafak: Kendi içimdeki Elif değil de Elifler demeyi tercih ederim galiba. Bence insan zaten çok başlı, çok sesli bir varlık. Hepimizin içinde çelişkili sesler var. Ben kendi içimdeki seslerden en çok Siyah Süt’te bahsettim aslında. Orada içimdeki altı ayrı kadını, yarı mizah yarı ironi yüklü bir dille ifşa ettim. Benim için özel bir kitaptır Siyah Süt. Tek otobiyografik eserim. Onun dışında yazdığım her kitap hep hayal ürünüdür. Ama Siyah Süt’te kendimden yola çıkarak yazdım.




“Önce yüzlerini unuturuz sevdiklerimizin. En çok yüzümüzün unutulmasından endişe ettiğimiz halde” (Med-Cezir, s.163) diyorsunuz bir kitabınızda. Unutulmak sizce romanlarınızdaki kahramanların biraz gerisinde kalmak mıdır sizin için, yoksa kahramanlarınızı kendi analitiğinize oturtup içinde saklanacağınız ama sizden de parçalar taşıyan kendi kahramanlarımızı yaratmakta mıdır?


Unutmak, hafızanın bahar temizliğidir. Nasıl ki her bahar bir büyük temizlik yapıyorsak evlerimizde, hayatımızda da öyle dönüm noktaları oluyor ki hafızada temizlik yapıp, unutuyoruz. Bunun belli bir dengesi var. O dengeyi bozmamak kaydıyla gerekli, anlaşılır bir şey.




1971 yılında Strazburg’da doğmuş biri olarak Türkçe’nin iyi kullanılabileneceğini, akıcı bir dil ile anlatılmak isteneni kelime oyunları içinde okuyucuya yaşatıyorsunuz adeta. Bir Türk yazar olarak siz Türkiye’de edebiyatı nerede görüyorsunuz?


Bizde romancılıkta dil şiire kıyasla ihmal edilmiştir. Romanda hep ne anlattığınız önemsenir. Nasıl anlattığınız değil. Ben ise ne anlattığım kadar nasıl anlattığımı da önemsiyorum. Türkiye’de son derece zengin bir edebi birikim olduğunu ve gayet samimi ve güzel bir edebiyat okuru olduğunu düşünüyorum. Okura derin inancım var.




Cinsel kimliklerimiz bizi kadın ve erkek yapan birer kod gibi. Bir romancı olarak Türkiye’nin yarası haline gelen kadın sorunsalını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce iyi bir edebiyatçı olmak kadın ve erkek kimliklerin ötesine geçip, ipi doğru yerinden düğümlemek gibi edebiyatı da bu sorunsala bağlamayı mı gerektirir?


Kadın meselesi benim çok önem verdiğim bir konu. Ben de tek başına dul bir anne tarafından büyütüldüm. Bu konuya duyarlılıklarım erken gelişti. Ataerkil tek seferde analiz edilebilecek bir sistem değil, daha karmaşık. Ataerkil bir toplumda, bedeniyle değil de beyniyle var olmaya çalışan bir kadın kendini hep “ciddi” görünmek mecburiyetinde hissediyor. Kadın yazarların benzer çelişkilerle ömürlerinin bir döneminde yüzleştiğini düşünüyorum. Bunlar, yazıya dökülmesi çok kolay şeyler değil. Bir de tabii yazı dünyası, çok erkeksi bir dünya. Onun içinde olan kadınlar bir takım stratejiler geliştiriyorlar… “Kadınca meseleler” sanki o entelektüel dünyaya çok da yakışır konular değilmiş gibi. Böyle bir ön yargı olduğunu düşünüyorum.




Son romanınız “Aşk” hem aşkın taşkınlığını hem de ruhun dinginliğini yansıtan bir roman. Aşk’ ı yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz?


Benim tasavvufuma ilgim bundan on beş sene evvel başladı. O günden bu güne, kendimce adım adım mevsimlerden geçtim. Hem Hazreti Mevlana’ya hem Tebriz’in Güneşi Şems’e derin hürmetim var. Mevlana görece daha iyi biliniyor ama Şems pek bilinmiyor. Halbuki o muazzam bir cevher. Onu anlamadan Mevlana’yı anlamak mümkün mü? Et ile tırnak gibiler. Ama bir o kadar da farklılar aslında. Ben o ilahi bağı anlatmak istedim. Kitapevi sahiplerinden işitiyorum. Aşk’ı okuduktan sonra Mesneviyi okumak isteyenler artmış. Bir de “Şems hakkında başka kitap var mı?” diye soranlar çok oluyormuş. Bunlar beni mutlu ediyor.




Mevlana ve Tebrizli Şems’in hikâyesi birçok kez farklı biçimlerde yorumlandı. Siz ortaya koyduğunuz kendi yorumunuzu diğerleriyle karşılaştıracak olursanız sizin yorumunuz buhikâyenin hangi noktalarına odaklanmıştır?


Benim yorumum “aşk”a odaklandı. Çıkış noktam da aşk idi, varış noktam da. Ve bence aslında hepimiz aşka özlem duyuyoruz. Yüreğimizin derininde bir yerde hepimiz aslında bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz. Romanda Şems diyor ki: Her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Ömrü hayatımız tamamlanmaya çalışmakla geçiyor. Bizi tamamlayacak, bütünleyecek tek bir şey var. O da aşk!
Birden fazla dil ve birden fazla kültür size yakışan bir zincir gibi adeta. Sufizm felsefesi sizi ve yaşamınızı nasıl yönlendirdi?
Sufizm benim için entelektüel bir ilgi değil. Belki seneler evvel öyleydi. Ama zamanla akıldan kalbe indi. Bu konuda konuşmakta zorlanıyorum. Ama yazarken kalemime şekil veriyor, onu biliyorum.




Tarihin belleğini; maziye gömülen sırları sakladığınız bir yer gibi İstanbul. İstanbul’ a romanlarınızın başkahramanlarını kıskandıracak derecede bağlı olan tutkunuz nereden geliyor?


Elbette tasavvuf kadar, onca göçebeliğin bende ve hayatımda izi büyük. İstanbul’a çok aşığım. Ama aynı zamanda başka şehirlerden beslendim. Bilhassa yolculuklardan beslendim. Sırf yollarda olma hali bile bana çok şey kattı. Aslında çoğu romanıma bir şehirde başlayıp başka şehirde tamamlamışımdır.




Uçurtmalar” adlı şiirinizin Teoman’ın çıkan “İnsanlık Halleri” adlı son albümünde yer alması sizin müzik alanında da şarkı sözü yazarı olarak bir yola baş koyduğunuzu gösterir diyebilir miyiz?


Şarkı sözü yazarlığı bana anneliğin getirdiği bir armağan oldu. Çocuklar uyurken, oynarken kısıtlı zamanlarda roman yazamazsınız. Ben de elimde kalem kağıt dolaşırken karalıyorum, tasarlıyorum şarkı sözlerini. Edebiyat ile başka sanat dallarının kesişim noktalarını önemsiyorum. Güzel şeyler üretebildiğim müddetçe şarkı sözü yazmak isterim elbette.


Univers15

27 Haziran 2010 Pazar

Zülal Kalkandelen ile New York ve Türkiye üzerine / Univers17

Zülal Kalkandelen ismini bilenler kendisini Roll Dergisi’ndeki müzik ya da Cumhuriyet Gazetesi’ndeki New York yazılarından bilirler. Kalkandelen’in New York’un kültürel ve sosyal yaşamına ışık tutan denemelerden oluşan ilk kitabı “New York’u Yaşamak” 2003 yılında yayımlandı. Yazarın bu kitaptan başka iki eseri daha bulunmakta.





Zülal Kalkandelen Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi dalında, Prof. Dr. İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması adlı kitabının eleştirisi üzerine yazdığı tezi tamamlayarak Yüksek Lisans derecesini aldı.1992-1996 Kültür Bakanlığı’nda hizmet verdi. 1997-2000 NTV ve CNBC-e’ de program koordinatörü/ yapımcı/ program bölümü sorumlusu olarak çalıştı. Yapımcısı olduğu INFO adlı program büyük müzik firmalarının Türkiye temsilcilikleri tarafından “En İyi Müzik Programı” seçildi.Aynı zamanda Roll dergisi için müzik yazıları yazdı.2001- New York’a yerleşen Kalkandelen ile New York ve tekrar dönüş yaptığı Türkiye üzerine konuştuk.




Zülal Kalkandelen 2001 yılından beri New York’ ta yaşıyor. “New York’ u Yaşamak” adlı kitabınızda da rüyaları süsleyen bu kenti ayrıntılarıyla anlatmışsınız okuyucunuza fakat; niçin Türkiye’ den ayrıldınız ve niçin New York?


Öncelikle şunu belirteyim ki, artık New York’ta yaşamıyorum. Zaman zaman yine kenti ziyaret ediyorum, ama orada yaklaşık 4.5 yıl yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm.Sorunuza gelince, Türkiye’den ayrılmamın nedeni, 2001 yılındaki ekonomik kriz sırasında işimi kaybetmem... Kriz patladığı zaman CNBC-e kanalında çalışıyordum. Televizyon kanalları da, bu gibi durumlarda her zaman olduğu gibi, ilk tasarruf yöntemi olarak bazı personeli işten çıkarmayı seçmişti.İşine son verilen çok sayıda insan arasında ben de vardım. O dönemde bunun anlamı, en az bir yıl işsiz kalmak demekti; çünkü o yıl bütün medya kurumlarındaki durum buydu. Ben de aldığım tazminatla hep yapmak istediğim bir şeyi gerçekleştirdim. Yurtdışına gidip Türkiye’ye oradan bakmayı ve yeni kültürler tanımayı düşündüm. Çünkü diğer ülkelere turist olarak gitmekle bir süre oralarda yaşamak arasında çok fark var.Bunun için de en çekici yer New York’tu. Daha önce gezi amaçlı gitmiş ve çok sevmiştim o kenti. Bunun birinci nedeni, müzik açısından son derece tatmin edici bir atmosfere sahip olmasıydı. Tam bir müzik sevdalısı olduğum için bana çok hitap eden bir kent New York.İkinci neden de, bütün dünya kültürlerini buluşturan eşsiz bir kent olması. Ben New York’u bir deney tüpüne benzetiyorum. Bir bilim insanı düşünün; deney amacıyla tüpün içine çeşitli kimyasal maddeler atıyor ve karıştırılıp ne olacağına bakıyor. Normal olarak birbirine tepki verip patlamaya yol açabilecek çok sayıda madde, nedense o tüpün içinde bambaşka bir karışım yaratıyor ve hiçbir patlama olmuyor... Bu bana çok ilginç gelir.




Kemalizm’den Karl Marx’ a Gandhi’ den El Kaide’ye, Demokrasi’den Cinsel Ayrımcılığa, Mardin Katliamından Vietnam Savaşına, Müzikten Fotoğrafçılığa kadar bu çok yönlülük içinde Zülal Kalkandelen’i besleyen nedir?


Beni besleyen en temel şey, merak tabii ki. Yaşadığım dünyaya olan merakım çok farklı alanlara ilgi duymama neden oluyor. Kanımca, gazetecilik açısından da şarttır bu.. Bir insanın çevresinde olan bitene ilgi duymadan, sadece kendisine odaklanarak gazetecilik yapması, bana göre olanaklı değildir.O nedenle, yazılarım hep yaşadığım toplumla ve dünyadaki olaylarla ilgili. Son yıllarda ülkemizde de giderek daha fazla örneklerini gördüğümüz bir gazetecilik türü var. Kimileri, kendi özel hayatını yazı konusu yapıp, kendisini haber haline getiriyor. Gonzo gazetecilik diyorlar buna... Bir yazı türü olabilir ama benim gazetecilikten anladığım bu değil.Çünkü ben gazeteciliği bir kamu hizmeti olarak görüyorum. Mesleğe böyle yaklaşınca da, beni en çok besleyen unsur, “adalet duygusu” oluyor. Özellikle ilgi duyduğum iki alan var: Politika ve müzik. Lisans eğitimim gazetecilik alanında, ama yüksek lisansımı siyaset bilimi dalında yaptım.Politika ile hep ilgiliydim. Yaşamımızın her aşamasını doğrudan etkiliyor politika. Nasıl ilgilenmeyeceksiniz ki? Müzik ise, bana göre dünyayı yaşanılır kılan en önemli, en güzel şey. Fotoğrafla da ilgileniyorum ama o bir hobi sadece...




Sizin için New York’u New York yapan semtler nereleridir, neden?



Sizin için New York’u New York yapan semtler nereleridir, neden?
Benim için New York’u New York yapan semtlerin başında East ve West Village gelir. Orada yaşarken en çok zaman geçirdiğim semtler bu ikisiydi. Kentin bohem kültürü buralarda daha çok hissedilir. Diğer yerlere göre buradaki binalar, çok daha eski ve kısadır; ama bana göre mimari açıdan daha ilginçtir. Herkesin aklına New York denince, gökdelenler gelir; oysa bence barları, vegan restoranları, ikinci el CD ve plak satan dükkanları, kitapçıları ve sanat galerileriyle, ayrı bir kimliği vardır bu bölgenin. New York Üniversitesi, New School gibi saygın eğitim kurumlarının kampüsleri de aynı yerdedir ve bu nedenle bir gençlik merkezidir. Ayrıca çok güzel iki park vardır bu bölgede. Birisi, East Village’deki Tompkins Square Park; diğeri de West Village’deki Washington Square Park. Her ikisi de kentteki çok kültürlülüğün bütün unsurlarını barındırır. Üniversiteliler de vardır o parklarda, evsizler de... Gözlem yapmak ve zaman geçirmek için ideal yerlerdir. Tabii parklardan söz edince Central Park’tan söz etmemek olmaz. Bir şehircilik mucizesidir bu park. New York gibi her şeyin paraya dönüştürüldüğü bir kentte, böylesine büyük ve değerli bir alanın yapılaşmaya kapatılıp park olarak kullanılması, imrenilecek bir olay...
New York’u benim için özel kılan en önemli yer ise, 42. Sokak’taki New York Halk Kütüphanesi. Orada öyle çok zaman geçirdim ki, benim için adeta bir sığınak halini aldı... Yazın serin, kışın sıcak, içi kitapla dolu sessiz bir mabet gibi... İnsan başka ne ister ki?




2.sınıf vatandaş konumunda kadınlar, ayrımcılık ve şeriat… 21. yüzyılda bile kadın, erkek egemen toplumlarda bir gölge olarak varlığını devam ettiriyor. Dünya Kadın Hakları mücadelesi için neler yapılmalı, çözüm nerede aranmalı?




Çözüm eğitimde... Kadının kendi haklarına sahip çıkar hale gelmesi için önce eğitim şart. Kız çocuklarının eğitimi mutlaka sağlanmalı; çünkü bir insanın başkalarına bağımlı olmaktan kurtulması için ekonomik özgürlüğü olmalı. Bunun mümkün olabilmesi, yani bir kadının işe girip kendisine bakacak parayı kazanabilmesi için, eğitim görmesi zorunludur. Bununla birlikte, aynı anda da tüm toplumda kadınların eşitliği yönünde kapsamlı kampanyalar yapılmalı.Eski kuşaklardan yeni kuşaklara aktarılan eşitliksizci, çağdışı anlayışların kökeni, ancak bu şekilde uzun dönemli kampanyalarla kurutulabilir. Tabii devlet ile sivil toplum örgütlerinin el ele vererek etkili olabilecekleri bir sorun bu... Kırsal alandaki kanaat önderleri ile işbirliği yapılarak, halkın bilinçlendirilmesi sağlanmalı.Ayrıca bugün hala varlığını koruyan bazı yasalarda kadınlar lehine yeni düzenlemeler yapılması gerek. Kadınların ülkemizde içinde bulunduğu durumun düzeltilmesi için, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kadınlar lehine pozitif ayrımcılık yapılmalı, kadınların iş hayatına daha fazla katılımı desteklenmeli.




Oradan buraya baktığınızda gözünüze ve yüreğinize neler takıldı?


Orada yaşarken Türkiye’ye bakınca, sahip olduğumuz değerlerin daha belirgin hale geldiğini söyleyebilirim. Türkiye, kültürüyle, tarihiyle, dünyadaki yeriyle çok önemli bir ülke. Tarihte örneği olmayan bir devrimi, Atatürk Devrimi’ni başarmış bir ülke. Bütün Müslüman coğrafyasındaki tek laik demokrasi! Bunun değeri çok iyi bilinmeli ve gençlik buna sahip çıkmalı. Cumhuriyet’in ilanından bu yana girilen çağdaşlaşma yolunda çok önemli adımlar atıldı, ama elbette daha düzeltilmesi gereken çok şey var ülkede...Bunun yanı sıra, Türkiye dışardan bakınca, kendi içinde müthiş çelişkileri de barındıran bir ülke olarak görünüyor. Çok etkileyici bir kültürel geçmişin bulunduğu bu topraklarda, bugün bu kadar az okunuyor oluşu, kütüphane ve müze kültürünün gelişmemiş oluşu, bilimsel çalışmalarda geride kalışımız, doğrusu üzüntü verici...






Yeni bir roman projeniz var mı?


İlk romanımdan sonra yazmaya başladığım bir projem var. Ama henüz olgunlaştığını söyleyemem.




Son zamanlarda “Roll battı!”, “Roll kapanıyor!” diye bir panik oldu. Sonradan ise bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz neler?


Roll’u uzun yıllardır hazırlayan yayın yönetmeninin İstanbul’dan Ayvalık’a taşındığını ve dergiyi artık üç ayda bir, daha geniş kapsamla yayınlamayı planladığını biliyorum. Müziğe tutkun bir ekibin, tamamen gönüllülük esasında çalışarak, büyük bir özveriyle çıkardığı bir dergi Roll.Kaliteli içeriğiyle, ülkemizdeki müzik kültürüne çok önemli katkıları oldu. Böylesine ticari bir sektörde, bunca yıldır bağımsızlığını koruyarak varlığını sürdürmesi, gerçek bir mucizedir. Çok zor, belki de imkansız bir iş başarılmıştır. Sona ermesi, ciddi bir kayıp olur. Ben devam edeceğini, bir şekilde yaşayacağını düşünüyorum.


UNİVERS  /  SAYI 17