6 Şubat 2014 Perşembe

Biçimin İşlevi:
Güzel, İyi ve Doğru…
Çirkin, Kötü ve Yanlış…



İçinde bulunduğumuz zaman bizi duvarlara, odalara, koridorlara, apartmanlara, sokaklara, caddelere, otobanlara, boğazlara ve diğer küçük köyler ve büyük köylere,  karmaşık yollarla bağlayarak bir ikili karşıtlığın türevini yaratıyor.


İnsan soruyor kendisine, Dünya benim tasarımım mı?

Arthur Schopenhauer’ un karanlık dünya resmine göre evet, dünya benim tasarımım ve “ Nesnel olarak verilen dünya ancak tasarım olarak vardır, dolayısıyla da yalnızca bir özne için vardır.”

Dünyaya tepeden de baksak, bilgisiziz. Bu sebeple onu sadece istiyoruz.

Bir dürtü olan bu isteme, istemenin kendisini kör bir istek olarak içimizde açığa vurduğunda üretim ve tüketim sistemleri henüz dönüştürülmemişti. Henüz her şey seri üretimdeydi ve otuz altı çeşit makarna sosu henüz raflarda yerini almamıştı.


Bugün kentlerimizi tek bir kültür ile tanımlayamıyoruz. Süreklilik halinde yeni alt kültürlerin ortaya çıktığı, çeşitli kültürlerin ve kültürel biçimlerin bir arada yaşadığı farklılık ve çeşitlilikten doğan benzeri görülmemiş karmaşıklık yeni uzmanlık alanlarını gerektiriyor.

Her ne kadar renginden, döşemesine, iç aydınlatmasından ses sistemine ve hatta arka lambaların şekline kadar çeşitlenen araba endüstrisi içinden isteğimize göre eklenen aksesuar, iç ve dış renklerle zevkimiz birinden diğerine anında geçiş yapsa da, çok sevdiğimiz bazı sözler var ki mimarlık tarihinde bundan daha çekici başka bir söz yok.

*“Biçim işlevi izler.”


Sormak gerek, biçim işlevi izler mi? Biçim işlevi izlemiyorsa, neyi izler?

19. yüzyılda ilk kez Louis Sullivan tarafından ortaya konan bu söz, 20. Yüzyılda tekrar tanımlanmış, 20. Yüzyıla damgasını vuran bir dizi ikili karşıtlığın türevinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Özneye karşı nesne, maddeye karşı akıl, Batı’ ya karşı Doğu, bu türevler çeşitlendirilebilir.

Dijital araçlar ve teknolojiler küresel iletişimin yaygınlaşmasını hızlandırıp kent kültürlerini dönüştürürken, tıpkı Harvard Üniversitesi Tasarım Yüksek Lisans okulunda iki yıl boyunca bir dizi seminer veren Marshid Moussavi gibi mimarlar radikal ve hızla artan değişimler karşısında çok daha farklı düşünmenin ve davranmanın gerekliliğini görmüşlerdir.

Aynı zamanda mimar olan Moussavi, bu gerekliliği görmekle yetinmeyip, Biçimin İşlevini metne ve çizimlere döken ve bu süreci sadece Harvard Üniversitesi öğrencileri ile paylaşmakla kalmayıp, bunu bir kitaba dönüştürerek yüzyıllardır tartışılagelen biçim ve işlev konusunu okurları için tekrar işliyor.

Biçimin İşlevi bize güncel gerçeklikten yararlanmamızı öğütlüyor ve diyor ki;

“Yukarıdan aşağı, ya da aşağıdan yukarı tasarım yaklaşımlarından kaçınarak çapraz bir yaklaşım ve bireysel deneyimlerle şekillenen etki ve duygular kaçınılmaz olarak her seferinde farklı ve çoğuldur.”

Çevremiz toplumsal bir matris işlevi görmektedir. Tekrar ise evrimsel bir süreçtir. Fikir özgün olsun ya da olmasın her yerden çıkabilir. Yenilikçi biçimleri meydana getirebilmek için biçimlerin başka biçimleri meydana getirmesi yani tekrar etmesi gerekir.


Güncel mimarlık araştırmalarına baktığımız zaman araştırmalar genel olarak biçimin iç geometrisine odaklanır. Biçimin İşlevi’ ne göre ise; biçimlerin ortaya koydukları fikirlerin diğer fikirlerden ne şekilde bir farklılık gösterdiğine ve yapılı biçimlerin diğerlerinden nasıl farklılaştığına odaklanılsa, çevreye daha büyük ölçüde bir farklılaşma katılabilir ve bizi çok farklı şekillerde etkileyebilir.

Farklı çevrelerde, farklı şekillerde tekrarlanan aynı fikir, tıpkı Cam Pavyon ve St. Mary Axe arasındaki kafes etkisi benzerliği gibi tekrarlama evrimsel bir süreç olarak ele alınmalıdır.

Çevreye özgü malzeme kullanımları biçimleri ve farklı birleşimler sayesinde farklı biçimlerin ortaya çıkmasına neden olur. Tıpkı Biçimin İşlevi kitabında önerilen çapraz yaklaşım gibi farklı birleşimlerin doğurduğu farklı biçimlerin farklı coğrafyalara ait olan konulara yerellik bazında bir karşılığı olur.

Biçim etkiyi yaratır. Etki de duyularımıza hitap ederek işlenir ve ortaya düşünceler, duygular, hisler ve ruh durumları çıkar.


Profesör Moussavi’ ye göre bir mimari biçim etki yardımıyla özelleşerek çevresiyle ilişkilendiğinde işlev kazanır. Peki, iyi bir tasarımın ölçütü nedir? Mies van der Rohe’ a göre biçim soyuttur ve her pazartesi sabahı yeni bir tasarım yapmaya gerek yoktur. Bu yüzdendir ki, Bacardi Binası ile Berlin’ deki Ulusal Galeri benzerdir. Yunanlıların Dorik sütünu tamamlaması bile yüz yıllar almıştır.

Güzel, iyi ve doğru… 

**Çirkin, kötü ve yanlış…


Güzellik görecelidir, fakat “Doğru” Mies’ e göre strüktürü malzemenin mantığına uygun şekilde inşa etmesi; “İyi” ise binanın yapım amacına hizmet etmesi demek. Ancak bu yolla bir bina “Güzel” olabilir. 


Fakat artık “Hazır” kültürel biçimleri benimseyemiyoruz. “İdeal” olan kültürün hibrit yapısı ile çoktan bozulmuş ve saflık yerini sentetik olana bıraktığından dolayı, nesnel olarak verilen dünya ancak benim tasarımım olarak varsa soru hala geçerli;
Biçim mi işlevi izler, işlev mi biçimi?


*İngilizce karşılığı “Form follows function” olan “Biçim işlevi izler” sözü Louis Sullivan’ a aittir.





25 Eylül 2013 Çarşamba


“Anne, ben barbar mıyım?” : 13. İstanbul Bienali’nin Kavramsal Çerçevesi Eşliğinde Uygarlık ve Barbarlık


  






Baskın seslerin susturulduğu, kemikleşmiş söylemlerin sarsıldığı, toplumdaki en güçlü ve kabul görmüşün dışlandığı bir toplumu yaratabilmek adına sanatın yeni pozisyonlar yaratma ve yeni öznellikler inşa etme potansiyeli yeterli midir? Böyle bir toplum uygar mıdır, yoksa barbar mı? 


Hayal gücü kanallarımızı açmaya yönelik bir slogan ile 13. İstanbul Bienali, odak noktasını kamusal alan söyleminin toplumsal siyasi bir forum yaratma fikrine odaklıyor. Kamusal bir buluşma alanı yaratmak ve tartışma zeminini harekete geçirmek adına bienal sergi mekânları olarak geçici olarak boş bırakılan kamusal yapıları kullanma fikrine yöneliyor. 

13. İstanbul Bienali’nin şiir, edebiyat, ve şiirsellikle sanatın ilişkisini vurgulayan bir başlık olan “Anne, ben barbar mıyım?” sloganı seyircisine “Kamusallık” kavramını yeniden düşündürüyor. 



1987 yılından bu yana İstanbul'da bir buluşma noktası oluşturmak ve görsel sanatlar alanını hareketlendirmek, farklı kültürlerden sanatçılar ve izleyiciler arasında bir buluşma noktası yaratmak adına İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) İstanbul Bienali ile güncel sanatın yeni eğilimlerini bir araya getirerek uluslararası bir kültür ağının kurulmasına katkıda bulunuyor.

13. üncüsü düzenlenen İstanbul Bienali’nin  tartışma noktası sivil alana erişim ve kent hakları olarak belirlendi . ‘Şehri Kamusallaştırmak’ adına, şehrin estetik ve teknik değerlerini oluşturmakta büyük rol oynayan kent sakinlerinin nerede ve nasıl yaşadıklarını, çalıştıklarını, sosyalleştiklerini anlamanın önemini vurgulayan İstanbul Bienali, rotasını İstanbul’ da şu an gerçekleşmekte olan kentsel dönüşüm, tarihsel ve kültürel çeşitlilik taşıyan mahallelerin özelleştirilmesi ve konutlaştırılması konusuna çeviriyor. Mahalle pazarlarının yerini alan alışveriş merkezleri ve merkezi toplumsal buluşma mekânlarının nasıl da kentin çeperlerine itildiği vurgulanıyor. 

Sloganını Şair Lale Müldür' ün “Anne, ben barbar mıyım?” adlı kitabından alan 13. İstanbul Bienali sergileri, alınan küratöryel kararlar doğrultusunda iç mekanlarda gerçekleştirelecek. 

2007-2016 sponsoru Koç Holding’in desteğiyle düzenlenen 13. İstanbul Bienali’ nin küratörü Fulya Erdemci, yakın zamanda yaşanan Gezi olaylarından sonra, vatandaşlarının özgür ifadelerine izin vermeyen otoriteden alınacak izinle sanat projelerinin sokaklara taşınması fikrinin kamusal alan sorunsalını irdeleyen bu projeleri bu koşullar altında gerçekleştirmenin onların varlık nedenleri ile çelişebileceğine inandığını belirterek, gerçekleştirilmemelerinin daha anlamlı bir öneri olduğunu açıkladı. 


Bu açıklama üzerine şehri kamusallaştırmak, mekansal-ekonomik adalet, kamusal alanda sanat ve sanat-pazar ilişkilerinin sorgulandığı ve bu bağlamda sanatın rolünü araştıran bir matris işlevi gören 13. İstanbul Bienali’nin sergi mekanları Antrepo No.3, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, ARTER, SALT Beyoğlu ve 5533’te 14 Eylül-20 Ekim 2013 tarihleri arasında izlenebilecek.

Kentsel kamusal mekânlardan çekilme fikri, varlığı yoklukla imleyerek Gezi direnişiyle birlikte uyanan özgürlük fikri ve yaratılan özgürlük alanına yaratıcı ve katılımcı eylem ve forumlarla destek veriyor.

Kentsel kamusal mekânlardan çekilme kararı kamusallık yaratabilmek adına bu kavramı yeniden düşünmeyi öneren bir bienal haline gelerek, bienalin bu edisyonunu ücretsiz izlenebilecek bir etkinliğe dönüştürüyor.

14 Eylül Cumartesi günü izleyicisine kapılarını açan 13. İstanbul Bienali sergi mekânları, “mutlak öteki”ye işaret eden “barbar” tanımlaması ile sanatın yeni pozisyonlar yaratma ve yeni öznellikler inşa etme potansiyelini sorguluyor. Farklı başlıklar altında düzenlenecek bir dizi konuşma, atölye, seminer ve performansla hem Türkiye’de hem de dünyanın dört bir yanında “kamu” kavramının geleneksel kavramını dönüşüme uğratmayı hedefliyor. Üstlenilebilecek en önemli görevin kentsel sosyoekonomik eşitsizliğe karşı mücadele olduğuna inanılan bu kavramsal çerçevede kamuyu yeniden hayal etmek çok da uzak olmamalı. 


Eski Yunancada kullanıldığı bağlamda “topluluk/meclis” veya “toplanma yeri” anlamlarına gelen “agora” bir metafor olarak düşünülen “topluluk” çağrışımını barındırır. Şöyle ki; Antik Yunan’daki özgür insan kavramını tartışan Hannah Arendt özgürlük ve mekân arasındaki ilişkiyi şöyle ortaya koyar:

"Özgür bir insanın hayatının başkalarının mevcudiyetine ihtiyacı vardı. Dolayısıyla özgürlüğün kendisinin de insanların bir araya geldiği bir yere ihtiyacı vardı –agora, pazar yeri, veya polis, gerçek bir siyasi mekân."



Kalabalık veya açık alan korkusu anlamına gelen Agorafobi, kelime olarak ifade özgürlüğünden veya toplumsal hareketten duyulan korkuyu anlatır. Bu düşünceden yola çıkan 13. İstanbul Bienali Giriş Sergisi Agorafobi, mekân politikalarını kentlerdeki kamusal mekânları tartışmaya açarak özgürlüğün vazgeçilmez etmenine vurgu yapıyor. 

Memnuniyetsizlik ve hükümetlerin yönetim biçimlerinden doğan hüsran  –sokaklar, meydanlar ve parklarda dahil olmak üzere uzlaşmazlığın ve huzursuzluğun dışa vurulduğu bir sahneye dönüşüyor. Bu dönüşüm, sokaklara dökülen bu direnişin kamusal mekanlara olan faydası ve toplumsal hareketi teşvik edip kitlelere olan desteği konusunu açık bir tartışma konusu olmaya sürüklüyor. 





13. İstanbul Bienali bu bağlamda sorulabilecek en naif sorulardan biri olan “Anne, ben barbar mıyım?” sorusunu irdeleyerek izleyicisine böyle bir toplumsal dönüşümü hayal etmenin mümkün olup olmadığını sorgulatıyor.Tıpkı Lale Müldür’ ün sorduğu elmas sertliğindeki sorular gibi, baskın seslerin susturulduğu, kemikleşmiş söylemlerin sarsıldığı, toplumdaki en güçlü ve kabul görmüşün dışlandığı bir toplumu hayal ettirerek, dönüşüm sürecindeki bu toplum için sorulabilecek en doğru soruyu topluma mal ediyor ve diyor ki 13. İstanbul Bienali;

“Anne, ben barbar mıyım?”



*Görseller İKSV' den izinle alınmıştır. 

Daha fazla görsel için;

http://www.iksvphoto.com/#/folder/8e692k



1 Nisan 2013 Pazartesi


Prix Pictet : Binyılın Odağı ‘Güç’  İstanbul Modern’ de 


*Sağ:Daniel BeltráPetrol Sızıntısı #1: Yakılan petrol birikintisinden çıkan duman yükseliyor. Meksika Körfezi’nde yüzeydeki petrolü arındırmak için 411 kontrollü yakma operasyonu yapıldı17 Haziran 2010Meksika Körfezi, ABD

*Sol:Guy TillimBir geleneksel dansçı ve kalabalık, havalimanından mitinge yürüyen Jean-Pierre Bemba’yı selamlıyorTemmuz 2006Kinshasa, Demokratik Kongo Cumhuriyeti


İçinde bulunduğumuz zamanın toplumsal ve çevresel sorunlarına dair kolektif bir çaba, yaşadığımız bin yılın tanığı fotoğraflar… Cenevre Merkezli özel banka Pictet & Cie tarafından 2008 yılında başlatılan Prix Pictet, fotoğrafın gücüyle geniş ve paradoksal bir tema yaratarak, odağını 4. Yılında ‘Güç’ konusuna çeviriyor. 


Günümüzün en önemli fotoğraf ödüllerinden Prix Pictet, hayranlık uyandıran ama aynı zamanda rahatsız eden görüntülere sahip, geniş bir tema olan ‘Güç’ile dünyayı dolaşıyor. Prix Pictet’ in kazanan ismi, finale kalan 10 ülkeden katılan 12 sanatçının içinde bulunduğumuz zamanın toplumsal ve çevresel sorunlarına dair kolektif bir bilinç yaratan çalışmalarının bir araya geldiği Londra’ daki Saatchi Gallery’ nin sergi açılışında 9 Ekim 2012’ de açıklanmıştı. Prix Pictet: Güç sergisi şimdilerde Macaristan’ın başkenti Budapeşte ve Hollanda’ nın başkenti Amsterdam’ da yer alan Hungarian House of Photography ve Huis Marseille Museum for Photography ile eş zamanlı olarak İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’ nde de 28 Nisan’ a kadar görülebilir.

Özel bir banka olan Pictet & Cie tarafından 2008 yılında başlatılan Prix Pictet, sırasıyla “Water”, “Earth” ve “Growth” temalarından sonra, dördüncü yılında hayli ses getiren “Power” teması ile binyılın çevresel ve toplumsal sorunlarına dikkat çekmeyi başarmış dünyanın önde gelen fotoğraf ödülleri arasında yer alıyor. Sergi fotoğrafın gücü ile insan ve doğa arasındaki hayatta kalma mücadelesi, sebep olduğumuz hasar karşısındaki çaresizliğimiz, toplumsal güç çatışmaları, işgal ve isyanlarla bugün içinde bulunduğumuz dünyadaki iktidarın ikilemlerini anlatıyor. Hayranlık uyandırırken aynı zamanda da rahatsız edici görüntülere sahip sergi, İstanbul Modern seyircisini tedirginlik verici güç olgusu etrafında, yakın geçmişte yaşadığımız ve halen yaşamakta olduğumuz çarpıcı gerçekleri cesurca düşünmeye davet ediyor. Umudun ve yenilenmenin aracını büyük şirket ve kuruluşların sürdürülebilirlik konusundaki destekleyici yaklaşımlarında aramak her ne kadar ironik olsa da, Pictet & Cie, dördüncü yılında İsveç Merkezli yardım örgütü Medair’ ı destekliyor ve Pictet & Cie, destek ödülünü adaylardan Simon Norfolk’ un çalışmalarına layık görerek Medair bölgesinde çalışan Afgan ve uluslararası çalışanların da desteğiyle dünyanın dikkatini Bamyan eyaletine çekmeyi hedefliyor.

İnsanının çok temel bir ikilemini ele alan dördüncü Prix Pictet’ yi çatışmaları, dünyadaki olayları yada toplumsal meseleleri ele alan büyük boyutlu renkli çalışmaları ile tanınan Luc Delahay kazandı. Prix Pictet’ in iki ödülü bulunuyor: biri 100.000 İsveç Frangı para ödülü, diğeri ise aday fotoğrafçılardan birinin Banka’ nın sürdürülebilirlik projesi yürüttüğü bir bölgeyi fotoğraflamak üzere davet edildiği Destek Ödülü. 100.000 İsveç Frangı para ödülüne layık görülen Luc Delahay, 1985 yılında Sipa Press fotoğraf ajansına katılmış, savaş muhaberliğine odaklanmış ve 1994 – 2004 yılları arasında Magnum ajansına üye olmuş bir fotoğrafçı. Aynı zamanda çalışmaları dünyanın dört bir yanında sergilenen sanatçının, yayınlanmış birçok kitabı da bulunmakta. Delahay’ ın kazandığı ödüller arasında, Prix Pictet fotoğraf ödülü dışında Deutsche Börse Fotoğraf Ödülü (2005) ve Robert Capa Altın madalyası (2002, 1992 ) ödülleri de yer alır. 1962, Fransa doğumlu sanatçı, fotoğraf sanatına olan ilgisini ‘ Genellikle insan ilişkilerinin görünür, çok, faal ve problemli olduğu bir mesafede kalıyorum. Anlatıyla ve fotoğrafın gerçeklik üzerindeki fenomenolojik etkisiyle ilgileniyorum.’ cümlesi ile tanımlıyor. Maruz kalınan ve ona tepki verenlerin gerçeklikleri Delahay’ in objektifinden İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’ nde tüm çıplaklığıyla  görülebilir.

İspatın varlığını zayıfı sindiren güç kelimesi tanımlıyor; şehir banliyölerindeki varolma savaşlarını, Meksika’daki BP petrol sızıntısı karşısındaki çaresizliğimizi ve insana özgü birçok ikilemi bellediğimize kazımaya hazır Prix Pictet: Güç sergisinin bir diğer güçlü ismi de Joel Sternfeld. Kanada’ lı sanatçının objektifinden 2005 yılının Kasım ayında düzenlenen Birleşmiş Milletler Iklim Değişikliği Konferansına katılan Gana Ormancılık Komisyonu Kurumsal Müdürü Robert Kofi Bamfo’ nun yüzünde görülen endişe ve çaresizliklik ile, Sternfeld dolaysız bir biçimde bir otoritenin global şirketlerin çevreye verdiği zararın karşısında kifayetsiz kalışının portresini gösteriyor bizlere. Bugün içinde bulunduğumuz dönem, insanla dünyanın temel ilişkisinin değişime uğradığı bir zaman aralığına düşüyor. Sternfeld ise bu değişimi, Değiştiğinde isimli bir metin yaratarak gelmesi umut edilen bir dönüm noktası için tüm dünyadan olumlu tepkileri topluyor.

Yabancılaşmış Bölge olarak çağırılan 30 kilometre yarıçapındaki alana objektifini çeviren Azerbeycan uyruklu Rena Effendi ise 4. Düzenlenen Prix Pictet fotoğraf yarışmasının bir diğer güçlü ismi.  Nükleer faciasının uzun vadeli etkilerinin hala görüldüğü Ukranya Çernobil’ e ve Yabancılaşmış Bölge’ de yaşayan çoğu yaşlı kadın olan 200’ den fazla insana objektifini çeviren Effendi, insan gücünün yıkım karşısındaki direnişini ve bu güçle beraber gelen ısrarı gözler önüne seriyor. SSCB’ de büyüyen Rena Effendi, 2001 yılında fotoğraf çekmeye başlamış ve ardından gelen başarılı çalışmaları ile 2002 – 2008 yılları arasında gerçekleştirdiği Pipe Dreams: A Chronicle of Lives Along the Pipline projesi ile Getty Images Editoryal Fotoğraf bursu da dahil bir çok ödüle imza atmış. Sanatçının çalışmaları arasında İran ve Türkiye’ yi de ele alan çeşitli fotoğraflar Effendi’ nin portfolyosunda görülebilir.

Yolu İstanbul Modern’ e düşen sanatseverleri en çok etkileyen bir diğer çalışma ise Daniel Beltra‘nın Meksika’daki hepimizin, oturduğu yerden seyirci kalarak hayretler içinde izlediği petrol sızıntısını anlattığı fotoğrafı Petrol Sızıntısı #9. Beltra, Meksika Körfezi’ nde yaşanan sızıntı sırasında Louisiana kıyısından çıkıp, yaşanan çevre felaketini 900 metre yükseklikten fotoğraflıyor ve bu vesile ile toplumun petrole olan bağımlılığını utandıran Petrol Sızıntısı #9 adlı fotoğrafı gözler önüne seriyor. Daniel Beltra’ nın objektifinden çıkan bu gerçek bize sadece petrole olan bağlılığımızdan bahsetmiyor; aynı zamanda bizi felaketten etkilenen yaklaşık 1000 kilometrelik sahil şeridinden ve halen devam eden temizleyici maddenin etkilerinden bir şekilde haberdar ediyor.

Pirx Pictet: Güç sergisine tanıklık eden her kişi, sergiyi gezdikten sonra bir olgunun karşısında güçsüz kılınan insan gözüne bürünüyor ister istemez. Provokatif olduğu kadar değişik bakış açılarını da barındıran serginin diğer sanatçıları arasında; Robert Adams, Mohamed Bourouissa, Philippe Chancel, Edmund Clark, Carl De Keyzer, Jacqueline Hassink, An-My Lê, Joel Sternfeld ve Guy Tillim yer alıyor. İnsanlığın yakın tarihine dürüstçe bakan ve gücün yarattığı yıkımların gerçekliğine ışık tutan sergi, insanın dünya üzerindeki sürdürülebilir olan ya da olmayan yönleriyle yansıttığı endişe ile bugün yaşadığımız dönem insanın farkındalığını arttırmayı hedefliyor. Geri döneceğimiz bir noktayı çoktan geçmeden, 28 Nisan’ a kadar İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’ nde görülebilen Prix Pictet: Güç sergisine siz de bir göz atın, bakın bakalım, hala bir umut var mı? 


* İstanbul Modern web sitesi




6 Mart 2012 Salı

‘Sabır (Sebald’in Ardından)’ / ‘Patience’ (After Sebald)


Keş!f eğer sıradışı bir yolculuğa dönüşür, ve siz onu kağıt kadar ‘Sabır’lı bir nesne ile buluşturmak isterseniz,  ve kitabınız izinden bir yolculuk, size eşlik eden görüntüler ile görme ufkunuzu aydınlatan bir görsel şölene dönüşürse?

' In August 1992, when the dog days were drawing to an end, I set off to walk the county of Suffolk, in the hope of dispelling the emptiness that takes hold of me whenever I have completed a long stint of work. And in fact my hope was realized, up to a point; for I have seldom felt so carefree as I did then, walking for hours in the day through the thinly populated countryside, which stretches inland from the coast. I wonder now, however, whether there might be something in the old superstition that certain ailments of the spirit and of the body are particularly likely to beset us under the sign of the Dog Star. At all events, in retrospect I became preoccupied not only with the unaccustomed sense of freedom but also with the paralysing horror that had come over me at various times when confronted with the traces of destruction, reaching far back into the past, that were evident even in that remote place. Perhaps it was because of this that, a year to the day after I began my tour, I was taken into hospital in Norwich in a state of almost total immobility. It was then that I began in my thoughts to write these pages. '

- WG Sebald, The Rings of Saturn, açılış paragrafı.

 ‘Sebald’ın Ardından’ okuma fikrini fikir kadar mahrem bir bakış açısı ile bir bakma eylemine dönüştüren yönetmen Grant Gee tarafından beyaz perdeye aktarılmış nefes kesen bir yapıt.



Okuyanını derinden etkileyen W.G. Sebald’ın 3. Kitabı ‘Satürn’ün Halkaları’ (The Rings of Saturn) iki kelimeyle ‘Çarpıcı’ ve ‘Şaşılası’ olarak yorumlanabilir. ‘Sabır  (Sebald’in Ardından) filminde, Sebald’in kitabının anahtar kelimeleri farklı alanlardan Sebald’ın hayranları olarak, Andrew Motion, Adam Phillips ve Tacita Dean gibi günümüz çağdaş sanatçıları tarafından, hayranlarının yazarı algılama biçimi ile bir yolculuk, görsel bir izdüşüm halinde ufkumuza yeni bir halka ekliyor. Renkli ve siyah beyaz görüntülerin takip ettiği film,  genç yaşına rağmen bir trafik kazasındaki ölümü, kitabındaki sıradışı yolculuğun halkaların etrafında bir yol kenarında sona ermesiyle bitiyor.  Suffolk’un tabiatında başlayan ve  dünya üzerinde birçok noktaya yapılan birçok sıradışı yürüyüş ve bu yürüyüşün detaylarıyla şekillenen belge-anlatı tadında kitap, vatanından, dilinden, ve adından koparılan bir öksüzün bir parçaya, bir toprağa ait olma-olamama , ait hissetme-hissedememe duygularıyla harmanlanan ‘Satürn’ün Halkaları’, yönetmeni Grant Gee tarafından izleyicisinide tıpkı Sebald okuyucuları gibi toplumun belleği olmaya davet ediyor. 



‘Sabır  (Sebald’in Ardından)’ filmi British Council işbirliğinde 2011 New York, Vancouver, CPH:DOX, Rotterdam gibi festivallerin ardından !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali ile sinemaseverle buluştu. Metinsel hazzın peşinde  koşan bir yolculuk olan ‘Sabır  (Sebald’in Ardından)’ filmini izleyicisiyle buluşturan, 70.000 kişilik izleyici kitlesiyle kültür sanat camiasının yakından takip ettiği, dünyanın her yanından farklı bakışlarını sinemaseverlerle buluşturan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivaline teşekkürü borç biliriz. Geçmişin izlerini süpüren Sebald’a eşlik eden izleyici, toprak, aitlik gibi yazarın algılama biçimleriyle insan elinin değdiği yıkımlara ve yokluşlara bir dokunuş, doğanın ve kültürün neden olduğu yıkımların tarihteki etkilerine bir bakış atarken,  tanık olan geçmişin gerçek ile yaşantının metin aralarıyla harmanlanmış bir yolculuğun fitilini de kendi içinde  ateşlemiş oluyor.    



5 Ağustos 2011 Cuma

Klasik Keyfiler / Argos in Cappadocia



Zaman zaman ruh sızıntıya uğrar çatlağından, susadıkça daha da büyür o sızıntı. Saç tellerimize dokunur hayat, ürpertir, ürperir kabuğumuz. Sonra biraz sessizleşir odaları evimizin, bekler kulaklarımız o müziği...

Alışılmışın dışında gelir sesler, alışılmışın dışında mekanlarla. Keşişler ve rahipler bilemez 1500 yıl öncesinden, İpek yolu üzerinde deve kervanlarının konakladığı, Kapadokya' nın kalbi beziryağı üretilen Bezirhane'nin muhteşem akustiği ile Klasik Keyifler' e konuk olacağını. 

Büyüleyici, iki dev kubbeli bu yapının olağanüstü akustiğiyle buluşan ve mest olan müzik severler 12 Temmuz Salı akşamı müzik yaşamına 1984 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda başlayan, 1997 yılında asistanlık bursu ile ABD Louisiana Eyalet üniversitesi'nde Yüksek Lisans derecesini, 2003 yılında da yine asistanlık bursu ile ABD Florida Eyalet Üniversitesi' nde Müzik Doktorasını tamalayan Ozan Tunca'yı "Özgür Çello" ile alkışladı.

"Devrimler ve Fanteziler" ile 19 Temmuz Salı akşamı Ellen Jewett ve Özcan Ulucan kemanları ile Özgür Aydın ve piyanosuna eşlik ettiler. Ardından 30 Temmuz Cumartesi akşamı La Mer Yaylı Dörtlüsü " Hayat Zor ve Zalim " dedi bizlere. 

Temmuz ve Ağustos ayları boyunca sızıntıda hayatlarımıza bir ton renk katan Oda Müziği , Keşişlerin ve Rahiplerin evi; sanatçılar için birer sığınak, müzikseverler için ruhlarının okşandığı, hangi yöne gitmeleri gerektiğini gösteren bir pusula niteliğinde Bezirhane' de Klasik Keyifler'e ev sahipliği yapıyor.

Çıkmazlarımıza virgülü koyan bu klasikler ve keyifler atmosferin dışından, dilsizlikten, sözsüzlükten tüm zenginliklere açılan bir kapı gibi Klasik Keyifler Oda Müziği Şenliği,  Argos in Cappadocia' da.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

DENGENİN NİZAMSIZLIĞI / Mimarlık ve Denge

Denge, muhteşem bir puzzle gibidir, sayıların anakarası, matematiğin nizamsızlığa bir selamıdır adeta ve denge bu muhteşemliği bağımlı öğeleri ile yaratır, sunar bizlere.

Mimarlıkta denge, simetrik ya da asimetrik olsun, tasarımcısı her zaman işaretleri mimarinin izdüşümü haline getirir ve kullanır bu dengeyi. Kimi zaman denge malzemenin formu ile çıkar karşımıza, kimi zaman ise malzeme mimarlığın dengesi haline gelir. Mesela cam yakın yüzyıllarda belirli boşlukları kapatan, ören bir malzeme iken; günümüzde camın mimarideki kullanım dili değişti, üstün mühendislik teknikleri ile de gelişti diyebiliriz.

Bir binayı düşündüğümüz zaman; binayı tasarlayan mimarı binayı inşa eden kapsamlı bir mühendis gibi düşünebiliriz. Uluslar arası üne sahip Santiago Calatrava Valls, bu anlamda aklımıza gelecek ilk isimlerdendir. Mimarlığının yanında inşaat mühendisi olan Calatrava, Kanada’nın Calgary kenti için tasarladığı Barış Köprüsü’ nde ( Peace Bridge ), tasarımın bütünlüğünü “hem işlevsel hem de güzel bir strüktür” olarak nitelediği, kullanıcıyı her türlü doğa şartlarından koruyacak olan üstü kapalı bu köprü, tasarımı ile doğanın içinde yaratılmış bir nizamsızlığa işaret niteliğinde. Tasarımcı,  bu muhteşem puzzle’ın içinde tasarımdaki dengeyi tasarım ile beraber çalışan doğa gibi, yapının çevresi ile ilişkisi gibi önemli kriterleri, bağımlı öğeleri adeta ikinci plana atmıştır.

Bow nehrinin yanı başında uzanan burgulu, kapalı çelik çerçeve ve köprüye giydirilen yüzeydeki beton kullanımı ile Barış Köprüsü, Calatrava’nın teknolojiyi tasarımın merkezine aldığı en uç örneği niteliğinde. Barış köprüsü, mimaride dengeyi sorgulatırken bizlere; en teknolojik olanın doğa ile uyumunu, teknolojinin doğa ile uyumunu da düşündürtmüş oluyor aynı zamanda.

Sorma gereği doğuyor: Karakterli bir tasarım, muhteşem bir puzzle olan doğanın hangi parçası olmalı?

24 Nisan 2011 Pazar

Murathan Mungan / Öteki Dünyalar


Kendi ezberini bozmayı sever Murathan Mungan tıpkı son kitabında yaptığı gibi. Doğru anlaşılmış olarak okuru ile buluştuğuna sevinçli, ayağının tozu ile 16. İzmir Kitap fuarinda gerçekleşen  ‘Öteki Dünyalar’ adlı söyleşisinde edebiyattaki temel meselesini ve daha birçok konuyu konuştu Mungan okurları ile.

Adı Yerküre olan bir gezegenden, en büyük karaparçası sayılan anakaradan aldı okurunu Mungan, hayatı, tabiatı, varoluşu şiir ile anlatan diline götürdü. Kendi hayat işaretlerinden bahsetti, ‘İşaret izdüşümdür.’diye de eklemeden geçmedi. O kadar içtendi ki konuşması, hayatı güzelleştiren şeyin sadece süprizler olduğunun altını çizdi ve ekledi: Temel meselem teknisyenlik ve şamanistik yanımı birleştirmek. Doğu ve Batı yokmuş gibi yapamam. Eğer böyle bir yanınız yok ise; bu tür bir yazın çıkamaz ortaya.’

Sait Faik Abasıyanık’tan sohbet açan Mungan yazarlık mesleğini tanımlayıverdi okuruna:
‘Sait Faik’e polisler sormuş:Mesleğiniz nedir?, diye.
Cevap vermiş sait Faik: Yazar
Polisler bu cevabın üstüne sormuş:Yazarlık ne zaman meslek oldu?, diye.
Yazarlık bir meslek değildir, dedi Murathan Mungan bu kısa öykünün ardından. Yazarlık öğretilemez çünkü, diye de ekledi.

“Okur kendi yazarlık deneyimi ile bana gelir.Tıpkı ‘Şairin Romanı’ndaki gibi kitaplarımda metin içi şakalar ve göndermeler yaparım ve bu göndermeleri bilmeyen okurun tadının kaçmaması gerekir.Asıl mesele dil olan edebiyatta dil başka dillere aktarılamaz.Dili çeviremezsiniz.Ancak konuyu aktarabilirsiniz.Temel işiniz dil olmalı edebiyatta.Bir yazar olarak diliniz çok iyi olmalı.Türkiye’de hemen hemen her alanda herkes sahip oldukları için övülür.Halbuki ben bir yazarım, tabiî ki işim iyi yazmak olmalı, bu övünülecek bir şey olamaz. Kitap bir haz nesnesidir aynı zamanda.Ben eğer Halid Ziya Uşaklıgil’in kitabını bir daha okuma ihtiyacı hissediyorsam; kitabı bilmediğimden değil, onu tekrar okuma özlemimdendir. Bir kitabı gözlerimiz ile değil hayatımız ile okuruz. Soruyorum kendime “Peki ben gerçekten ne yapmak istiyorum okuyucu ile? . Ben okuyucuya bir iç güç kazandırma niyetindeyim. Başkalarına katlanma gücü kazandırmak… aynı takvim yapraklarını kopardığım insanlar benim yazdığım sayfalara dokunma ihtiyacı hissediyorsa devam etmeliyim yazmaya. Okuyucuyu ve kendimi kandırmalıyım yazdıklarım ile. Başkalarına katlanma gücünü böylelikle kazandırabilirim okuruma. Aşk mesela; aşk da bir aldanma sanatı değil midir! Yaşamın içinde katlanma-dayanma-aşma gücü veren şey aldığımız yoldur aynı zamanda. Her yol bir gün biter ve biz bazı duyguları sonradan öğreniriz. Mesela merhameti sonradan öğreniriz. Çocuklar zalimdir. Mesela “Paranın Cinleri” çocukluğumun kitabıdır. Benim başkalarını kandırma aslında kendimi kandırma biçimimdir ve bizi biz yapan red edişlerimizdir, kabul edişlerimiz değil.70’li yıllarda edebiyat ve sanat siyaset ile biçimleniyordu. Şimdi başka bir çağ başladı. Edebiyat kendi edebiyat meselesi ile ilgileniyor. Edebiyatın zamanı 19. Yüzyılın ritmi ile başlıyor. Benim için ne kadar okur var ise o kadar kitap vardır. Ben din ile yazarım ve inanırım ki dinler tasavvuf ile başlar.Mesela 20’li yaşlarımda Oktay Rıfat’ı pek zevk vermezdi bana. Rıfat’ı anlayabilmek için 30’lu yaşlarımı bekledim. “ Şairin Romanı” bir büyüme kitabı ve ben büyümeyi okurlarımdan öğrenirim. Eleştiriden hoşlanmam mesela ama ondan yararlanırım. Eleştiri yaralanmak içinidir.Edebiyat ile geçinmemde bana en çok ourum yardım etti ve bu yüzden en çok okurumdan korkarım ben ve ben aferin budalası bir çocuktum. Bana çok çalışkansınız, derler ama sizler de çok tembelsiniz. Bana göre üretkenlik ile çalışkanlık arasında bir kalite köprüsü vardır.”

Son kitabı “Şairin Romanı” ‘nda Mungan, bir sözcüğü ve onun yan anlamlarını çıkararak kendi ezberini bozmayı bir kez daha başardı.Kitaptan çıkarılan o sözcüğü bir yerde kullanan Mungan, kitabının çıkmasından birkaç gün sonra bir imza gününde bir okuru tarafından bu bahsi geçen sözcüğün bulunmasını bir çocuk sevinci ile anlattı “Öteki Dünyalar” söyelişisinde ve ekledi:

“Bir okur bana geldi ve ekledi Bu o sözcük müdür?, diye. Bulmuştu.Ben de kitabını o sözcük ile imzaladım. Umarım bir gün kapınız bana çıkar.”

25 Mart 2011 Cuma

“Yoğurtistan:Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam“


21. yüzyılın devrimi teknoloji  hayatımızın her anına bu kadar hakim iken, teknoloji ile birleşen her dinamik de kendi içinde bir evrime giriyor diyebiliriz. Teknoloji sayesinde oyuncak gibi banyolardan, teknoloji ile beslenen heykellere kadar her alanda yenilik yaratmak mümkün. Cemil Türün ise bahsi geçen teknolojiyi yaratıcı bir ruhla yorumlamayı başarmış ender isimlerden biri.

Bilginin hayati önem taşıdığı günümüz çağında bir örnek olarak, içinde bulunduğu sektöre konuk oyuncu olmak yerine, ”katılımcı” olmayı tercih eden Yoğurt Bilgi Teknolojileri’nin kurucusu ve genel müdürü Cemil Türün, “Yoğurtistan: Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam“ konu başlıklı sunumu ile İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı ve Görsel İletişim Tasarımı öğrencileri ile buluştu.“Yoğurtistan: Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam“ konu başlıklı sunumundan önce Türün ile 1967 yılında üretilen ilk araba olma özelliğine sahip Anadol’un Türkiye’deki üretimi ve ilk defa yerli motor üretilmesine Anadol deneyiminin katkısı gibi pek çok konu üstüne keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle kendisine yönelttiğimiz “Siz kendinizi ülkenizde "Anadol deneyimi" diye bilinen yerli otomobil üretme macerasının bir benzerini yaşıyor gibi görüyorsunuz. Peki bu bağdaştırmayı oyunun mutfağında olan biri olarak anlatabilir misiniz?” sorusuna “Bir ülkenin kalkınmasında bazı sanayi dalları önemli birer kilit durumunda oluyor. Otomotiv bu kilitlerden belki de en önemlisi. Otomobil endüstrisi kendisinin yanında demir çelik endüstrisini de geliştiriyor ve bir sürü başka yan dalı buna tasarım da dahil olmak üzere ileri seviyeye götürüyor” yanıtını veren Türün ekliyor;

 “Anadol gerçekten yerli bir otomobil yapalım diye çıkılan bir sürece sahip ve bu sürecin sonunda Koç ailesi ne yazık ki yerli araba üretiminden vazgeçiyor. Yerli otomobil yapmaya devam etmek yerine Ford Taunus ithal ediliyor. Bu arada mesela Anadol'un bir yan ürünü olarak tekne yapımında kullanılan fiber maddesinin işlenmesi know-how'ı Türkiye’de kalıyor ve Anadol'da çalışıp da bu üretimi öğrenmiş kişiler şu anda fiber hücumbot ve hızlı tekne üretiyorlar.

Bunun yanında birçok yan sanayi de üretilmeden kaybedilmiş durumda. Bunlardan birisi de motor, otomobilin bir parçası belki. Lafın kısası; Türkiye maalesef motor üretimi yapamayan bir ülke. Bu ciddi bir eksiklik. Biz yerli bir bilgisayar oyunu yapmaya kalktığımızda da durum Anadol deneyimini andırıyordu. Bilgisayar oyunları 90’lı yıllardan sonra gerek ciro gerek yapımında ihtiyaç duyulan bilgi birikimi (know-how) açısından otomobil kadar önemli bir sanayi dalı haline geldi. Biz bunun bilincindeydik ve 2005 yılında Pusu adlı ilk oyunumuzu üretirken oyunun motorunu bu bilinç ile kendimiz yaptık. Bugün oyun sanayiinde bir iddia ortaya koyabiliyorsak, bu Pusu'da yerli motor kullanmamızdandır.”

Türkiye’deki kısır ve yetersiz oyun sektörüne orijinal örnekler gösterebilmek amacıyla Pusu oyununu ile sektöre giriş yapan Türün’e gerçekleştirmek istediği bir düşten yola çıkarak Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanını soruyoruz. 

“Kırmızının dile getirilip görselleştirilmesi fikrini görselliği ile de farklılaşabileceğine inandığım bir roman “Benim Adım Kırmızı”. Bir romanın oyun haline getirilmesi fikri, filmleştirilmesi fikrine ağır basar çünkü roman farklı bir dünya sunar okuyucusuna ve bu dünya her okuyucu için değişir. Bilgisayar oyununda da oyuncunun aynı olay dizisini bir ölünün gözünden oynayabilecekleri fikri beni bu kitabı oyunlaştırma isteğine yöneltti diyebilirim” diyen Türün,  yatırımlarını genç beyinlere yapmanın sonuç açısından daha iyi ürünler vereceğine inandığını dile getiriyor.

“ Second Life” adlı oyun ile interaktif bir ağ olan Facebook arasında bir konuma sahip olan Yoğurtistan adlı sanal dünya projesinin kurucusu Türün, bugünlerde tamamen bu projenin heyecanı içinde diyebiliriz. Genel hatları ile projeden bahseden Türün, 3. boyutun bu proje için büyük önem taşıdığını dile getiriyor. Dijital içeriğin önemine değinenTürün, bu uygulamada yazılı dökümanlar, filmler, diziler, 3 boyutlu sanal mekanların olacağının yanı sıra bir şeyin daha altını çiziyor ve ekliyor;

“Para, dijital bir içeriktir, çünkü yapılan işlemin hiçbir nesnel karşılığı yok. Oysa ki para gündelik hayatta böyle algılanmıyor. Mesela telefonda yapılan bir görüşme de bahsettiğim dijital içerik olan parayı işin içine sokuyor: Kontör denilen şey de bir dijital paraydı, dijital içerikti.
Çok radikal bir olay var karşımızda, çünkü örneğin oyun, film, müzik söz konusu olunca ortada üretilen bir eser var. Şarkı, hiçbir fiziki forma girmeden, nesneleşmeden dinleyicisine ulaşıyor. Hiç nesne yüzü görmüyor, kasede ya da CD'ye kaydedilmeden kulağınıza ulaşıyor. Karşılığı da "sanal para" olarak yani mesela Facebook Credits denilen para ile ödenecek. Sanatçı, bu sayede kaset, CD gibi bir ortam kullanmadan eserini sizlerle paylaşabilecek ve karşılığını alabilecek. İlginçtir, Türkiye’de sanal paranın 12 yıldır çalışan bir kanunu var. Markalar, 3 boyutlu dükkan ile sanal ortamda ürünlerini satmak istiyor. Sinemalar biletlerini 3 boyutlu ortamdan satmaya hazırlar.”

“Büyük markalar  geliştirdiğimiz 3 boyutlu uygulama için bunu ilk elden reklam veya promosyon olarak algılarken, küçük yatırımcılar bu uygulamaya yatırım gözü ile bakıyor” diyen Türün; yerli üretim oyun motoru kullanma fikrinin uzun vadede getirileri olduğuna inandığını sözlerine ekliyor.

Tasarımın yaratıcılık ile bütünleştiği, günümüz insanını kuşatan teknolojiyi farklı disiplinler ile buluşturan Türün, Türkiye’de 12 yıldır sanal paranın çalışan bir kanunu var, diyerek tasarlanan ürünün kendini ortaya koyabilmesi için seri üretimin fikri haklarından sonuna kadar yararlanmanın önemine işaret ediyor. Tüketim insanının teknoloji ile kurduğu duygusal bağdan yola çıkarak kurumsal kimliklere kendilerini 3 boyutlu bir ortamda gösterebilme şansı sunan Türün, teknolojiyi yaratıcı fikirleri ile yorumluyor, iğne ile kuyu kazar gibi lansmanını yapmaya hazırlandığı  yeni projesi ile Web’de 3 Boyutlu Bir Yaşam’ın kapılarını bizlere açmaya hazırlanıyor.

                                                                                  
Photos by Aylin Karaman