27 Haziran 2010 Pazar

Zülal Kalkandelen ile New York ve Türkiye üzerine / Univers17

Zülal Kalkandelen ismini bilenler kendisini Roll Dergisi’ndeki müzik ya da Cumhuriyet Gazetesi’ndeki New York yazılarından bilirler. Kalkandelen’in New York’un kültürel ve sosyal yaşamına ışık tutan denemelerden oluşan ilk kitabı “New York’u Yaşamak” 2003 yılında yayımlandı. Yazarın bu kitaptan başka iki eseri daha bulunmakta.





Zülal Kalkandelen Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi dalında, Prof. Dr. İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması adlı kitabının eleştirisi üzerine yazdığı tezi tamamlayarak Yüksek Lisans derecesini aldı.1992-1996 Kültür Bakanlığı’nda hizmet verdi. 1997-2000 NTV ve CNBC-e’ de program koordinatörü/ yapımcı/ program bölümü sorumlusu olarak çalıştı. Yapımcısı olduğu INFO adlı program büyük müzik firmalarının Türkiye temsilcilikleri tarafından “En İyi Müzik Programı” seçildi.Aynı zamanda Roll dergisi için müzik yazıları yazdı.2001- New York’a yerleşen Kalkandelen ile New York ve tekrar dönüş yaptığı Türkiye üzerine konuştuk.




Zülal Kalkandelen 2001 yılından beri New York’ ta yaşıyor. “New York’ u Yaşamak” adlı kitabınızda da rüyaları süsleyen bu kenti ayrıntılarıyla anlatmışsınız okuyucunuza fakat; niçin Türkiye’ den ayrıldınız ve niçin New York?


Öncelikle şunu belirteyim ki, artık New York’ta yaşamıyorum. Zaman zaman yine kenti ziyaret ediyorum, ama orada yaklaşık 4.5 yıl yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm.Sorunuza gelince, Türkiye’den ayrılmamın nedeni, 2001 yılındaki ekonomik kriz sırasında işimi kaybetmem... Kriz patladığı zaman CNBC-e kanalında çalışıyordum. Televizyon kanalları da, bu gibi durumlarda her zaman olduğu gibi, ilk tasarruf yöntemi olarak bazı personeli işten çıkarmayı seçmişti.İşine son verilen çok sayıda insan arasında ben de vardım. O dönemde bunun anlamı, en az bir yıl işsiz kalmak demekti; çünkü o yıl bütün medya kurumlarındaki durum buydu. Ben de aldığım tazminatla hep yapmak istediğim bir şeyi gerçekleştirdim. Yurtdışına gidip Türkiye’ye oradan bakmayı ve yeni kültürler tanımayı düşündüm. Çünkü diğer ülkelere turist olarak gitmekle bir süre oralarda yaşamak arasında çok fark var.Bunun için de en çekici yer New York’tu. Daha önce gezi amaçlı gitmiş ve çok sevmiştim o kenti. Bunun birinci nedeni, müzik açısından son derece tatmin edici bir atmosfere sahip olmasıydı. Tam bir müzik sevdalısı olduğum için bana çok hitap eden bir kent New York.İkinci neden de, bütün dünya kültürlerini buluşturan eşsiz bir kent olması. Ben New York’u bir deney tüpüne benzetiyorum. Bir bilim insanı düşünün; deney amacıyla tüpün içine çeşitli kimyasal maddeler atıyor ve karıştırılıp ne olacağına bakıyor. Normal olarak birbirine tepki verip patlamaya yol açabilecek çok sayıda madde, nedense o tüpün içinde bambaşka bir karışım yaratıyor ve hiçbir patlama olmuyor... Bu bana çok ilginç gelir.




Kemalizm’den Karl Marx’ a Gandhi’ den El Kaide’ye, Demokrasi’den Cinsel Ayrımcılığa, Mardin Katliamından Vietnam Savaşına, Müzikten Fotoğrafçılığa kadar bu çok yönlülük içinde Zülal Kalkandelen’i besleyen nedir?


Beni besleyen en temel şey, merak tabii ki. Yaşadığım dünyaya olan merakım çok farklı alanlara ilgi duymama neden oluyor. Kanımca, gazetecilik açısından da şarttır bu.. Bir insanın çevresinde olan bitene ilgi duymadan, sadece kendisine odaklanarak gazetecilik yapması, bana göre olanaklı değildir.O nedenle, yazılarım hep yaşadığım toplumla ve dünyadaki olaylarla ilgili. Son yıllarda ülkemizde de giderek daha fazla örneklerini gördüğümüz bir gazetecilik türü var. Kimileri, kendi özel hayatını yazı konusu yapıp, kendisini haber haline getiriyor. Gonzo gazetecilik diyorlar buna... Bir yazı türü olabilir ama benim gazetecilikten anladığım bu değil.Çünkü ben gazeteciliği bir kamu hizmeti olarak görüyorum. Mesleğe böyle yaklaşınca da, beni en çok besleyen unsur, “adalet duygusu” oluyor. Özellikle ilgi duyduğum iki alan var: Politika ve müzik. Lisans eğitimim gazetecilik alanında, ama yüksek lisansımı siyaset bilimi dalında yaptım.Politika ile hep ilgiliydim. Yaşamımızın her aşamasını doğrudan etkiliyor politika. Nasıl ilgilenmeyeceksiniz ki? Müzik ise, bana göre dünyayı yaşanılır kılan en önemli, en güzel şey. Fotoğrafla da ilgileniyorum ama o bir hobi sadece...




Sizin için New York’u New York yapan semtler nereleridir, neden?



Sizin için New York’u New York yapan semtler nereleridir, neden?
Benim için New York’u New York yapan semtlerin başında East ve West Village gelir. Orada yaşarken en çok zaman geçirdiğim semtler bu ikisiydi. Kentin bohem kültürü buralarda daha çok hissedilir. Diğer yerlere göre buradaki binalar, çok daha eski ve kısadır; ama bana göre mimari açıdan daha ilginçtir. Herkesin aklına New York denince, gökdelenler gelir; oysa bence barları, vegan restoranları, ikinci el CD ve plak satan dükkanları, kitapçıları ve sanat galerileriyle, ayrı bir kimliği vardır bu bölgenin. New York Üniversitesi, New School gibi saygın eğitim kurumlarının kampüsleri de aynı yerdedir ve bu nedenle bir gençlik merkezidir. Ayrıca çok güzel iki park vardır bu bölgede. Birisi, East Village’deki Tompkins Square Park; diğeri de West Village’deki Washington Square Park. Her ikisi de kentteki çok kültürlülüğün bütün unsurlarını barındırır. Üniversiteliler de vardır o parklarda, evsizler de... Gözlem yapmak ve zaman geçirmek için ideal yerlerdir. Tabii parklardan söz edince Central Park’tan söz etmemek olmaz. Bir şehircilik mucizesidir bu park. New York gibi her şeyin paraya dönüştürüldüğü bir kentte, böylesine büyük ve değerli bir alanın yapılaşmaya kapatılıp park olarak kullanılması, imrenilecek bir olay...
New York’u benim için özel kılan en önemli yer ise, 42. Sokak’taki New York Halk Kütüphanesi. Orada öyle çok zaman geçirdim ki, benim için adeta bir sığınak halini aldı... Yazın serin, kışın sıcak, içi kitapla dolu sessiz bir mabet gibi... İnsan başka ne ister ki?




2.sınıf vatandaş konumunda kadınlar, ayrımcılık ve şeriat… 21. yüzyılda bile kadın, erkek egemen toplumlarda bir gölge olarak varlığını devam ettiriyor. Dünya Kadın Hakları mücadelesi için neler yapılmalı, çözüm nerede aranmalı?




Çözüm eğitimde... Kadının kendi haklarına sahip çıkar hale gelmesi için önce eğitim şart. Kız çocuklarının eğitimi mutlaka sağlanmalı; çünkü bir insanın başkalarına bağımlı olmaktan kurtulması için ekonomik özgürlüğü olmalı. Bunun mümkün olabilmesi, yani bir kadının işe girip kendisine bakacak parayı kazanabilmesi için, eğitim görmesi zorunludur. Bununla birlikte, aynı anda da tüm toplumda kadınların eşitliği yönünde kapsamlı kampanyalar yapılmalı.Eski kuşaklardan yeni kuşaklara aktarılan eşitliksizci, çağdışı anlayışların kökeni, ancak bu şekilde uzun dönemli kampanyalarla kurutulabilir. Tabii devlet ile sivil toplum örgütlerinin el ele vererek etkili olabilecekleri bir sorun bu... Kırsal alandaki kanaat önderleri ile işbirliği yapılarak, halkın bilinçlendirilmesi sağlanmalı.Ayrıca bugün hala varlığını koruyan bazı yasalarda kadınlar lehine yeni düzenlemeler yapılması gerek. Kadınların ülkemizde içinde bulunduğu durumun düzeltilmesi için, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kadınlar lehine pozitif ayrımcılık yapılmalı, kadınların iş hayatına daha fazla katılımı desteklenmeli.




Oradan buraya baktığınızda gözünüze ve yüreğinize neler takıldı?


Orada yaşarken Türkiye’ye bakınca, sahip olduğumuz değerlerin daha belirgin hale geldiğini söyleyebilirim. Türkiye, kültürüyle, tarihiyle, dünyadaki yeriyle çok önemli bir ülke. Tarihte örneği olmayan bir devrimi, Atatürk Devrimi’ni başarmış bir ülke. Bütün Müslüman coğrafyasındaki tek laik demokrasi! Bunun değeri çok iyi bilinmeli ve gençlik buna sahip çıkmalı. Cumhuriyet’in ilanından bu yana girilen çağdaşlaşma yolunda çok önemli adımlar atıldı, ama elbette daha düzeltilmesi gereken çok şey var ülkede...Bunun yanı sıra, Türkiye dışardan bakınca, kendi içinde müthiş çelişkileri de barındıran bir ülke olarak görünüyor. Çok etkileyici bir kültürel geçmişin bulunduğu bu topraklarda, bugün bu kadar az okunuyor oluşu, kütüphane ve müze kültürünün gelişmemiş oluşu, bilimsel çalışmalarda geride kalışımız, doğrusu üzüntü verici...






Yeni bir roman projeniz var mı?


İlk romanımdan sonra yazmaya başladığım bir projem var. Ama henüz olgunlaştığını söyleyemem.




Son zamanlarda “Roll battı!”, “Roll kapanıyor!” diye bir panik oldu. Sonradan ise bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı. Bu konuya ilişkin düşünceleriniz neler?


Roll’u uzun yıllardır hazırlayan yayın yönetmeninin İstanbul’dan Ayvalık’a taşındığını ve dergiyi artık üç ayda bir, daha geniş kapsamla yayınlamayı planladığını biliyorum. Müziğe tutkun bir ekibin, tamamen gönüllülük esasında çalışarak, büyük bir özveriyle çıkardığı bir dergi Roll.Kaliteli içeriğiyle, ülkemizdeki müzik kültürüne çok önemli katkıları oldu. Böylesine ticari bir sektörde, bunca yıldır bağımsızlığını koruyarak varlığını sürdürmesi, gerçek bir mucizedir. Çok zor, belki de imkansız bir iş başarılmıştır. Sona ermesi, ciddi bir kayıp olur. Ben devam edeceğini, bir şekilde yaşayacağını düşünüyorum.


UNİVERS  /  SAYI 17

24 Haziran 2010 Perşembe

DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri


35 ülkeden 120'yi aşkın film, 27 Haziran 2010'da kapsamlı bir programla ve zengin bir yan etkinlik programıyla birlikte üçüncü kez DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri adı altında seyircisi karşısına çıkıyor, hem de sadece 4 TL karşılığında. 
Son dönemde dünya festivallerinde ödüller kazanmış bir çok önemli belgesel ilk kez İstanbul'a uğrayacak belgesel dünyasından önemli konukların ağırlanacağı bu önemli festivalde yerini almak için gün sayıyor. Serge Avedikian,bu senenin önemli isimleri arasında yer alırken Johan  van der Keuken Documentarist İstanbul Belgesel Günleri, Şehir Filmleri Seçkisi: "Kent ve Sinema" adı altında Keuken, 25 Haziran günü saatler 15:00' ı gösterdiğinde  yaşadığı kente Akbank Sanat' tan bakacak." Hiroşima 1914-2007... Bir kentin ve bir binanın uzun soluklu hikayesi..."  4 saatlik destansı anlatımı ile, yüzyıllardır dünyayla sıkı bağları bulunan, öte yandan bir köy yaşamının çekiciliğini de korumayı başaran bu kentin ruhuna nasıl nüfuz edilişini anlatacak.

Hızla büyüyen İstanbul'un  kanı kaynayan sinema etkinliklerinden DOCUMENTARIST, özel olarak kameraların birer göz olduğu Balkanlar, Polonya ve İsviçre' den örneklerin yanı sıra bu yıl ABD'den Lübnan'a, İsviçre'den Hindistan'a, Arjantin'den İzlanda'ya, İran'dan Kore'ye, Danimarka'dan Fransa'ya 35 ülkeden 120'den fazla filmin oluşturduğu geniş bir programla bizlere merhaba, diyecek. 

Hanasaari A' nın iki genç yönetmeni H. Vartianien ve  P. Veikkolainen Helsinki'nin geçirdiği değişime dair deneysel bir belgeselci bakış açısıyla kentin yakınlarında yer alan bir elektrik santralinin yıkımından müthiş bir görsel şiir çıkarmayı başarıyor.27 Haziran 15:00'da görülebilecek Şehir Filmleri Seçkisi: "Kent ve Sinema" konseptli bu belgesele yine Akbank Sanat ev sahipliği yapacak.







Finlandiya sinemasının en önemli isimlerinden Peter von Bagh'ı, Şangay'ı mercek altına alan Nanna Frank Moller'ı ve sessiz sinema döneminin eskimeyen baş yapıtlarından biri olan "Şehir senfonileri" ile  alt türünün bu nadide örneğini vermiş, yüzyılın ilk çeyreğindeki haliyle, Berlin kentinin bir gününü özetleyen Walter Ruttman'ı konuk ediyor DOCUMENTARIST.

Festivalin bu seneki tematik bölümleri ise izleyicisini düşündürür nitelikte. Dünyanın doğal kaynaklarının tükenişine dair filmlerin yer aldığı Kapitalizm Çıkmazı, sinemacıların kent yaşamına özellikle de metropollere bakışını yansıtan Kent ve Sinema, dünyanın en sorunlu bölgesinin kangren olmuş sorunlarına odaklanan Ortadoğu'nun Fay Hattı: Filistin-İsrail, sırf kadın olmaktan kaynaklanan sorunların irdelendiği Kadınlık Halleri gibi başlıkları ve devamındaki 120 filmlik alt metiniyle seyircisini tam 12' den vuracağa benziyor,vurmalı da hatta!

Kent yaşamına ve sorunlarına dair filmlerin yer aldığı Kent ve Sinema başlıklı seçkide, Mumbay, Kahire, Şangay ve Bogota üzerine gerçekleştirilmiş dört belgeselden oluşan Danimarka yapımı 'Citites on Speed' serisi gibi yeni yapımların yanısıra, Jean Vigo, Krzysztof Kieslowski, Alain Resnais, Walter RuttmanJohan van der Keuken gibi ustaların gölgede kalmış yapıtları da bulunuyor. Walter Ruttman’ın 1927 tarihli başyapıtı “Berlin, Bir Şehir Senfonisi” (Berlin: Die Sinfonie der Großstadt, 1927), Krzysztof Kieslowski’nin erken dönem filmlerinden “Lodz Kentinden” (Z miasta Lodzi, 1968), Jean Vigo'nun ilk filmi “Nice Hakkında” (A propos de Nice, 1930), Alais Resnais ve Robert Hessens'in “Guernica” (1950) ile Johan van der Keuken’in destansı filmi “Amsterdam Küresel Köyü” (Amsterdam Global Village, 1996) adlı yapıtları seçkideki klasikler arasında.

Ayrıca Türkiye’de ilk kez DOCUMENTARIST kapsamında gösterilecek, kısa bir süre önce İstanbul Film Festivali'nde ilk kurmaca filmini izlediğimiz belgeselci Michael Glawogger'ın 1998 tarihli “Megakentler(Megacities) adlı ünlü yapıtı Bölümün en ilginç sürprizlerinden biri.

DOCUMENTARIST bu sene ilk kez, belgesel alanında bir ödüle de imza atıyor. Yeni kuşak belgeselcileri teşvik etmek amacıyla Hollanda Başkonsolosluğu'nun parasal desteğiyle verilen 1000 Euro'luk Documentarist Yeni Yetenek Ödülü, Türkiye'den festivalde filmi gösterilen ilk, ikinci veya üçüncü filmiyle katılan belgeselcilerden birine verilecek.

.

16 Haziran 2010 Çarşamba

IŞIK ÜNİVERSİTESİ / YAKLAŞAN 3 ÖNEMLİ ETKİNLİK





Ulusal ve uluslararası düzeyde kendini kanıtlamış öğretim elemanı kadrosu ve bu kadronun önderliğinde sunduğu nitelikli sanat eğitimiyle eşdeğer kurumlar arasında kısa sürede üst çizgiye ulaşan Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, geride bıraktığı 3 yıl gibi kısa geçmişe rağmen ilk mezunlarını 2010-2011 öğretim yılı bahar döneminde veriyor. Endüstri Ürünleri Tasarımı, Görsel Sanatlar (Resim, Heykel, Seramik, Multimedia, Baskıresim), Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım, İç Mimarlık, Moda ve Tekstil Tasarımı olmak üzere beş lisans programı dışında da  Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde açılan ‘Sanat Kuramı ve Eleştiri' Yüksek Lisans Programı altında sanat ve tasarım eğitimleri veren Işık Üniveristesi Güzel Sanatlar Fakültesi şimdilerde 3 güzel etkinlik ile karşımıza çıkıyor.




Açılışını FMV Işık Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ekrem Ekinci ve FMV Işık Üniversitesi GSF Dekan Vekili Prof. Dr. Ahmet Öner Gezgin tarafından 14 Haziran Pazartesi günü saat 18.30'da yapılan 2009-2010 Öğrenci Sergisi Ustalar ve Çıraklar Sergisi 2de Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin desen, iki ve üç boyutlu tasarım, temel fotografi, teknik çizim ve perspektif gibi derslere yönelik gelişim süreçlerini işaret eden çalışmalarının sergilenecek. Ayrıca sergide öğrencilerin yanı sıra Ahmet Öner Gezgin, Maria Sezer, Hasip Pektaş, Beril Anılanmert, Mustafa Pilevneli ve Seyyid Bozdoğan'ın da eserleri de görülebilecek.  Siz deGaleri Işık Teşvikiye' de gerçekleşecek olan  Işık Üniversitesi GSF akademisyenleri ve öğrencilerinin yıl boyu sürdürdüğü çalışmalara dair resim, heykel, seramik ve baskıresim gibi farklı dalların eserlerinden oluşan sergiyi gezip, görmek istiyorsanız 17 Ağustos 2010 tarihine kadar sergiyi  ziyaret edilebilirsiniz.




Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi' ndeki bir diğer güzel etkinlik ise 2009-2010 Öğrenci Sergisi.FMV Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF), öğrencilerinin yıl boyunca eğitimleri içinde ürettikleri çalışmaları Galeri Işık İstanbul'da tüm kamuoyunun beğenisine sunuyor. 8 Ağustos 2010 tarihine kadar ziyaret edilebilecek " BİZ YAPTIK" başlıklı sergide, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Görsel Sanatlar (Resim, Heykel, Seramik, Baskıresim), Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım, İç Mimarlık, Moda ve Tekstil Tasarımı bölümlerinde 1.,2. ve 3. sınıfta okumakta olan tüm öğrencilerin çalışmalarından örnekler yer alıyor. Her gün 10.00-19.00 saatleri arasında izlenebilen sergi, Galeri Işık İstanbul' da.




33. FISAE Uluslararası Ekslibris Kongresi ve Uluslararası Ekslibris Yarışması Işık Ünivrsitesi' nin bir diğer etkinliği. Feyziye Mektepleri Vakfı, Işık Üniversitesi ve İstanbul Ekslibris Derneği’nin organize ettiği 33. FISAE Uluslararası Ekslibris Kongresi ve Uluslararası Ekslibris Yarışmasının amacını amacı, Türkiye'nin ekslibris sanatında geldiği noktayı uluslararası platforma taşımak, ekslibris yoluyla ülkemizi, kültür ve sanatımızı yurt dışına tanıtmak, dünya ülkeleri arasında bir kültür köprüsü yaratmak, ekslibris sanatının yaygınlaşmasını sağlamak ve yaratıcılarını teşvik etmesini amaçlayan Işık Üniversitesi kongrede  40'a yakın ülkenin ekslibris sanatçıları ve koleksiyoncuları bir araya gelerek ekslibris değiş tokuşu yaparak, 25 - 29 Ağustos 2010 tarihlerinde Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gerçekleşecek olan yarışma sergisi yanında dört önemli ekslibris koleksiyonunu da görme fırsatı sunuyor. Ayrıca detaylı bilgiler için www.istanbulekslibris.org sitesini ziyaret edebilir.

15 Haziran 2010 Salı

Yasemin ÖZERİ "sade-ce tasarım"


Yetenekli bir moda tasarımıcısı Yasemin Özeri."Görünmez Kentte Karnaval" konseptli tasarımıyla EİB  Moda Tasarım Yarışmasında 2. olan Özeri ile tasarımın geniş yelpazesinden kişiye özel tasarımlara, shop in shop tarzından "Köksüzlük" konseptine kadar
"sade-ce tasarım" adına her şey hakkında bir konuşma...




Tasarımda zamansızlığı yakalamak cok önemli, diyor Yasemin Özeri."Önemli olan bir konseptinizin olması."Tasarımcı seri üretime destek vermelidir." fikrini destekleyen Özeri, Eğer tasarımda sorduğunuz sorunun cevabı yok ise; onu tasarımdan atmalısınız, diyerek, Bazen tasarımda koyduğunuz şey kadar koymadıklarınız da önemli, cümlesini destekliyor. Ardından

Yasemin Özeri tasarımları naif, sade ve lif gibi doğasına ait. Peki kimdir Yasemin Özeri? Bize kendi dünyanızdan bahsedebilir misiniz?, diye soruyorum Özeri' ye.

   Yasemin Özeri bir tasarımcıdır, diyor.

      "Herkes kendi hikayesini kendisi yazabilir ama asla insanlara bir hikaye sunmadım. Tasarımını çok beğendiğim bir kıyafetin içinde yazılar ile o kıyafeti anlatan bir kağıt gördüm. Şunu söylemek istiyorum:Bu yaklaşımlar sahte! Yazılar yazarak, şiirler ile süsleyerek tsarımı birisine aitmiş gibi yapmak çok sahte bir yaklaşım. Sizin tasarım yaparken vermeniz gereken çaba, yaptığınız kıyafeti bu tarz yöntemler ile kişileştirmek yerine evrenselleştirmeyi savunuyorum. Tasarladığınız bu kıyafeti dünyanın bir ucundaki insanda giyebilmeli ve insan kendi kullanım biçimiyle sizi tasarladığınız bir kıyafeti kişiselleştirmeli."

 Art.i.choke' un kurucusu ve tasarımcısı Öykü Thurston Zushi ile birlikte Türkiye' de alışık olmadığımız Shop in Shop konseptli bir tasarım butiği açma fikri nasıl doğdu? Nedir bu Shop in Shop konsepti?

     Mağazamız bir ana mekan ve 4 odadan oluşmakta. Bu odaların her birinde bir tasarımcı tüm koleksiyonunu sergileyip satışını yapabiliyor. Biz burayı kurguladığımızda tasarımcıların ürün verebileceği fazla bir yer yoktu. Biz istedik ki tasarımcılar çok fazla risk almadan, büyük maddi sıkıntılara girmeden mağaza deneyimi yaşasınlar, insanlara tasarımlarını sunabilsinler ve olan ilgiliyi görsünler. Bizlerde tasarımcı olarak tamamen kendi dertlerimizden yola çıkarak oluşturduk bu konsepti. Tasarımcıların hangi ürünlerini sergileyeceğine karışmıyoruz, sadece görsel düzenlemesini üstleniyoruz, ki bununda satışta çok büyük etkisi oluyor. Ve tüm bunları komisyon almadan yapıyoruz. 


Tasarladığınız ilk koleksiyon için seçtiğiniz kelime “Köksüzlük” idi. Köksüzlük kelimesini mimari bir anlayış ile ele alırsak; bu kelime sizin için modanın neresinde duruyor?

   Bu kelime benim ilk yaptığım moda projesine ait. İlk kez mimari proje dışında birşey yapıyordum ve mimari tasarımda 'yer'e bağımlısınızdır, oysa moda tasarımında yerden bağımsızsınız. Bu beni çok etkilemiş ve bunun üzerine gidip bir proje yapmıştım. 
 İyi bir tasarım aynı zamanda neyi, niçin yaptığını bilmektir, 
diye ekliyor Özeri konuşmasına ve devam ediyor:Sorular sorarak tasarım geliştirilebilir. Eğer tasarımda sorduğumuz sorunun cevabı yok ise onu tasarımdan atmalıyız. Bazen tasarımda koyduğunuz şey kadar ne koymadığınız da çok önemli.İyi bir tasarım dürüst olmalı. Mesela mimari de duvarları tuğla ile örülmüş hissi vermek için o şekilde boyuyorlar ya da alışveiş merkezlerin ortasında yapay palmiyeler...Tasarımınıza binlerce el değecek ve tasarımınıza yoğunluk katmak gerçekten tasarımcı için zor bir şey.



Kişiye özel tasarım mantığına nasıl bakıyorsunuz? Her tasarımın seri üretimi yapılmalı mı sizce?

      Tasarım seri üretim demek. Kişiye özel tasarımda mümkün ancak bir tasarımın sadece bir tane olması o tasarıma değer yüklemez. Benim söylemek istediğim bundan ibaretti. Tasarımın 1 ya da 1000 tane olması onun değerlendirmemiz için bir veri olamaz, iyerek kişiye özel tasarım mantığını açıklayan Özeri, ekliyor.

       "Tasarımını çok beğendiğim bir kıyafetin içinde yazılar ile o kıyafeti anlatan bir kağıt gördüm. Şunu söylemek istiyorum:Bu yaklaşımlar sahte! Yazılar yazarak, şiirler ile süsleyerek tsarımı birisine aitmiş gibi yapmak çok sahte bir yaklaşım. Sizin tasarım yaparken vermeniz gereken çaba, yaptığınız kıyafeti bu tarz yöntemler ile kişileştirmek yerine evrenselleştirmeyi savunuyorum. Tasarladığınız bu kıyafeti dünyanın bir ucundaki insanda giyebilmeli ve insan kendi kullanım biçimiyle sizi tasarladığınız bir kıyafeti kişiselleştirmeli. Mesela kişiye özel tasarımlar... Tasarımcı kişiye özel tasarladığı kyafeti eğer bin tane sipariş alsa bin kişiye de yapar. Kişiye özel yasarımlar ile birilerini hedeflemek değildir tasarım."
Son projeniz “Package Yourself” de , tasarımlarınız kendi süzgecinden geçerek kendi paketimiz haline geliyor . “Package Yourself” üretim sürecinden bahsedebilir misiniz?

      Son projem değil, okuldaki bitirme projemdi.Üretimi gayet keyifli ve yaratıcıydı. Hatta ilk satışımı gerçekleştirdiğim koleksiyonum oldu. 



22 Mart 2010 Pazartesi

"İKİ DİL, BİR BAVUL " RÖPORTAJI / ORHAN ESKİSOY

USTALIKLI ANLATIMI İLE “İKİ DİL, BİR BAVUL”




Kameranın bir göz olduğu “İki Dil, Bir Bavul” filminde, kendi öyküsünün dışına taştığı bir hikayenin anlatıcısı Orhan Eskisoy ile Türk Sinemasını nitelik ve niceliğinden tutun, Belgesel- Kurmaca' nın Türkiye' deki yüzüne kadar, Kürt Türk ayrımına gözlemci yaklaşımından tutun “İki Dil Bir Bavul” filminin estetik yönüne kadar ve birçok konu üstüne derinlemesine bir sohbet gerçekleştirdik. Populer sinemanın şahlanışı bu kadar destek görmeseydi, “İki Dil, Bir Bavul” çekimleri ve vizyona girmesi bu kadar sancılı olmazdı. Siz de iyileri alkışlamak istiyorsanız, işe satırları okuyarak başlayabilirsiniz...


Seray ÖZBİÇER: Gözlemci belgesel film Türkiye sinmasında görmeye alışık olmadığımız bir tür. Alışık olmadığımız yerli belgesel türünde film yapma kararı nasıl gelişti, kısaca bahsedebilir misiniz?


Orhan Eskisoy
: Ülkemizde sinema için yapılan belgesel geleneğinin olduğunu söylemek zor. Dünya sinemasında genellikle televizyon için belgeseller yapılıyor. Bu durumda sinema endüstrisi için belgeseli sıkıştırdığı bir alan diyebiliriz. Genellikle “Konuşan Kafalar” denilen, röportaja dayalı ve içinde hikayenin olmadığı filmler yapılıyor. Bence gözlemci belgesel yapmanın en önemli yanı içinde hikaye anlatma dürtüsünün olması. Benimde belgesel ile tanıştığım 2000' li yıllarda ilk gördüğüm örnekler hep “Konuşan Kafalar” idi. İlk yaptığım filmde röportajlara dayalı, bu tarzdaydı fakat içimde hikaye anlatma dürtüsü hep vardı. Teknik anlamdaki kurgudan bahsetmiyorum ama kurguyu hikayelerimizde kullanmaya çalıştık ve davet aldığım çeşitli yurtdışı festivallerine gittim. Orada bambaşka türde filmler ile karşılaştım ve madem hikaye anlatmak istiyorum, dedim bir tarafa doğru gitmem lazım, diye düşündüm.6. Kısa belgesel filmimde ise gözlemci belgesel nasıl yapabilirim'i denedim. Asıl niyetim sinema yapmak olduğu için bundan çok daha büyük bir keyif aldım diyebilirim. Birilerini oturtup konuşturarak, bir fikri dikte etmek yerine hikaye anlatarak filmin duygu ve anlam kazanması asıl niyetimdi ve kurmaca belgesel ile başarıyı yakalamak istedim. Ben sinema eğitimi almadım. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler mezunuyum fakat deneyerek, gözlemleyerek bu noktaya kadar geldim. Önce fotoğrafçılık ile başladım aslında. Fotoğrafçılıktan hikaye anlatma ile ilgili gerekli doyumu alamayınca sinema ile ilgilenmeye başladım ve buradayım.



“ İki Dil Bir Bavul” filmi ile sesi duyulamayanlara kulak vermek için iyi bir örnek yarattınız. Geniş kitle sineması yapan biri olarak film yapım, gösterim aşamasında en çok sıkıntı çektiğiniz noktalar nelerdir?


Film çekmenin finansman açısından çok büyük zorlukları var fakat daha da önemlisi en büyük meseleniz filminizi nasıl göstereceğiniz . Mesela biz “İki Dil, Bir Bavul” filmini bitirdikten sonra filmimizi belgesel olarak değil de kurmaca
olarak tanıttık.Bu bir pazarlama stratejisiydi. Neden?, diye soracak olursanız, belgesellerin sinemada gösterilme şansı çok az. Ben bir belgesel çektim, dediğiniz zaman dağıtımcısından sektörün içindekilere kadar kimse sizin filminiz ile ilgilenmiyor. Ne zaman ki “İki Dil, Bir Bavul” Adana “Altın Koza” da

“Yılmaz Güney” ödülü
ne layık görüldü, o noktada dağıtımcılar, sektörün mensupları filmimiz ile ilgilenmeye başladı. Aynı zamanda da filmimizin türü belgesel olduğu için ve bu ödüle layık görüldüğü için hem belgesel hem de kurmaca dalında yarışıyor, Adaletsizlik, gibi eleştirilerede maruz kaldık. Fakat filmimizi geniş kitlelere ulaştırabilmek için bunları aşmamamız gerekiyordu. Türkiye sinemasında göremeyeceğimiz 90.000 izleyici rakamına ulaştık Bunun olması için tabi özel ilşkilerimizi kullandık, sendikalara gittik. Yakın çevremizin desteğiyle ucuz bütçeli reklam kanallarını kullanarak daha fazla seyirciye ulaşmaya çalıştık. Başa sarmam gerekirse filmi çekerken, “İki Dil Bir Bavul” un bütçesi 200.000 euro idi. Fakat film çekim başlangıç aşamasında henüz bir bütçemiz yoktu çünkü kimse bizim böyle bir film yapabileceğimize inanmıyordu. Kendimize ait bir miktar para ve 5.000 euro borç ile filmin çekimlerin başladık ve filmi çektikçe ortaya çıkan görüntüleri kullanarak bir takım küçük paralar bulmaya başladık. Daha da önceye sarmam gerekirse “İki Dil Bir Bavul” u çekmek için, ben üniversitedeki işimi bırakmak zorunda kaldım.Riskliydi fakat bu riski almam gerekiyordu.



Film prolog bölümünde bir metin ile başlıyor ve film de Nuri Bilge Ceylan' ın “Kas
aba” filmine ve Zeki Demirkubuz' un “ Kapanmayan Kapılar” ına göndermeler ile karşılaşıyoruz. Filminizi estetik yönden nasıl yorumluyorsunuz?



Ben bir sinema eğitimi almadım. Film izleyerek, gözlemleyerek, film yapma aşamasında Nasıl Film Yapılır?, yöntemini kullandım.Dünya sinemasından örnekleri seyretmek ile Türkiye toplumu ile ilgili ya da Türkiye' de yaşayan bireyler ile ilgili film yapan insanlara bakmak arasında bir fark var. Tabi Nuri Bilge Ceylan' dan ya da Zeki Demirkubuz' dan etkilenmedim, demek yanlış olur. Eksik olur.İlk seneryo yazma deneyimimi Nuri Bilge Ceylan'ın “Mayıs Sıkıntısı” nın çıktığı döneme denk gelir. Nasıl hikaye kurmuş, a dikkat ederek başladım. Çünkü basılı senaryo çok azdı o dönem için.

İşi mutfağından öğrenmek aslında, diyerek araya giriyorum.

İşi mutfağında öğrenmek için sette olmak gerek. Müzisyende olsan, fotoğrafçıda olsan, sinemacıda olsan ister istemez senden öncekilerden etkilenirsin. Onların yaptıkları işlere bakar, fotoğrafını inceler, müziğini dinler ya da yapığı filmleri takip edersin, diyor Orhan Eskisoy tüm samimiyetiyle ve devam ediyor:

İtiraf etmeliyim ki, “İki Dil, Bir Bavul” filminde doğrudan gerçeklik ile temas ettiğimiz için doğrudan gönderme yapalım, dediğimiz hiçbir şey yok,, kapanan kapılar da dahil. Mesela filmde gördüğümüz çocuk kapıyı o şekilde kapatmıyor olsa öyle bir sahneyi filmime koyamazdım. Aslında bir yönetmen olarak, oyuncuma Kapıyı şöyle kapat ya da böyle kapansın, demediğim için bunu bir gönderme olarak kabul etmemek lazım. Kendini ispat etmiş insanların yaptığı işlere tabiki benzetmeler olacak, bu da güzel bir şey. İnsanın hoşuna gidiyor.


Türkçeyi bilinçli olarak kullanamayan öğrencilerin “Ne mutlu Türküm“ diyebilmesi ya da Abc yazılı önlük yakaları izleyici üzerinde duygusal bir etkinin yanında uyarıcı bir etki de bırakıyor. Peki belgesel bir film ile Türkiye' nin çıplak gerçeklerini anlatmak sizce filmin başarısını nasıl etkiledi?Başka bir senaryo ile yola çıksaydınız, filminiz bu kadar başarılı olur muydu?



Şuan da insanlar yaşadıkları ülkeyi ya da toplumun durumunu nereden öğreniyorlar?.Televizyonlardan, gazetelerden ya da dizilirden...Bunların hepsinin kurmaca değerinin olduğuna inanıyorum. Haber denilen olguda bir kurmaca metin aslında. Bir olay ile ilgili birbirinden farklı 8 ayrı kanal aslında 8 tane ayrı haber yapabiliyor. Bu haberleri peş peşe seyrettiğiniz zaman habere bakış açısı asla birbirini tutmuyor. Türkiye toplumunun temel sorunu saf gerçeklikle yüzyüze gelmek istememesi diye düşünüyorum. Her sene, kış aylarında şöyle bir haber çıkar: Hakkari' nin Şemdinli ilçesinde çocuklar çıplak ayaklarla okullarına 2 kilometre yürüyerek gitmek zorunda kaldı.

Bu haber onların Kürt olması, Türkçe bilip bilmemesiyle hiç ilgilenmez. Bu durum o koşullarda yaşamayan insanlar için her zaman ilk önce acıma duygusu geliştirir. Bu acıma duygusu, onlar okul talep ettiklerinde ya da ben kendi dilimde eğitim görmek istiyorum, diye talepte bulundukları zaman bu acıma duygusu şiddete dönüşür. Biz Türkiye' de bir Kürt sorunu olduğunu kabul eden ve bu sorunun çözülmesi gerektiğini düşünen insanlarız. Dolayısıyla Türkiye toplumunun daha önce görmediği, görse de empoze edilenler yüzünden hep kaçtığı gerçeklik ile onları karşılaştırmak istedik. “İki Dil, Bir Bavul” bir kurmaca film olarak seyirci karşısına çıksa idi; ticari oalrak çok daha başarılı olabilir, çok daha ses getirebilirdi belki. Fakat mesele bu değil, mesele içi boşalan bir kavram olan empatinin olduğunu göstermek. Empati kurulmasının yolunu göstermek için bu filmi yaptık. Dolayısıyla bu film kurmaca bir film olsa idi insanlar bu filmden ve onun anlattığı gerçeklikten kaçabilirdi. Biz insanların kaçamayacağı ama acıma duygusundan önce vicdanlarına dokunacak bir film yapmak istedik ve bu film ancak bu yöntem ile yapılabilirdi.
Aslında önyargıyı yıkmanın bir yolu, diye giriyorum araya. Hak verir gibi kafasını sallıyor Eskisoy ve ekliyor:

Evet, onu da yıkmanın bir başka yöntemidir kurmaca belgesel.Bu hikayenin bir başka şekilde anlatılabilineceğine inanmıyorum.Kurmaca metinde seyirciye gerçek olana inanmama hakkı doğar... ...ama siz çıplak gerçeği en çıplak haliyle seyirci karşısına çıkardınız, diye devam ediyorum Eskisoy'un cümlesine ve soruyorum: Çağan Irmak' ı ele alırsak, Çağan Irmak bir filminde Ege' de, Ege' li bir ailenin dramını ele aldı. Siz de Ege' li bir ailenin ilkokul çağındaki bir çocuğun okuma yazma öğrenmesini konu alsaydınız, filminiz şimdiki sesine, şimdiki başarısına sahip olabilir miydi?


“İki Dil, Bir Bavul” filminin asıl derdi Türkler ile Kürtler arasındaki ilişkiye dair bir hikaye anlatmak. Ege' deki, Karadeniz' deki çocuklar ile ya da öğretmenler ile bir film yapmak değildi. Türkiye' de 12 ila 15 milyon arasında Kürt nüfus var. Bu rakam 20 sene öncesinde tahmini sayılabilen rakamlar...Bu ülkenin refahı ile ilgili ya da refah seviyesi ile ilgili bir problem var ve bu probelmin başlangıç noktasının bu sınıf olması bu hikaye için önemli bir nokta.



Uzun yıllardır Türkiye Cumhüriyeti Devleti' nin terör ile mücadeleye yaptığı yatırımları Türk eğitimine ve öğretmenlerine yapsaydı filminizde de anlatığınız sorunlar şu an hangi nokta da olurdu?


Bu aslında bizim ülkemize özgü bir problem değil. 1789 yılında Fransız devrimi gerçekleştiğinde Fransız' ların yarısı Fransızca konusamıyordu. Fransa' nın kuzeybatısında, genişçe bir yarımada olan Brötanya yarımadası vardır. Fransızlar 200 yıılık zaman dilimi içerisinde Brötonları asimile ettiler ve artık onlar Benim dedemin dedesi Brötonca konuşurdu, diyor.

Asimile etmek doğru mu sizce?, diye soruyorum hemen.

Asimile etmek doğru çünkü ulus devlet denilen olgu, farklılıklardan çok birbirine benzer unsurlar üzerine kurulmalı.Yani 1789 yılında Biz Fransız devleti kuruyoruz, dediğimiz zaman bu şu anlama geliyor: Burada yaşayanlar Fransızca konuşacaklar ve kendilerini Fransız olarak tanımlayacaklar.

Asimilasyon ulus devletin olmazsa olmaz yöntemi aslında. Kurtuluş savaşı niçin verildi? Fransızlar ülkenin güneyi, İngilizler boğazın kontrolünü ele geçirmişlerdi. Türkler kendilerini Türk olarak tanımlamaya devam edebilmek için bu savaş gerçekleşti. Fransızlar, İngilizler bizi birşeylere zorluyorlardı ve biz bu zorbalıktan kaçmak için Kurtuluş Savaşı' nı verdik. Kendi ulus devletimizi yaratmaya çalıştık.Bu süreçte kendini farklı olarak tanımlayanları da siz Türkçe öğreniceksiniz, müslüman olmayanlara da Müslüman olucaksınız, dedik. Dolayısıyla ulus devletin çalışmama olasılığıda vardır ve bizim ülkemizde ulus devlet miti iş görmüyor. Bir savaş ekonomisi var. Bu savaş ekonomisine yatırılan parayı direk asimilasyona da yatırabilirdik. Bunu yaptık bir ölçü de fakat sağlıklı yapamadık. Ortaya çıkan sonuç, ulus devletini tekrar tanımlamak gerektiğidir. Burası Türkiye Cumhuriyeti Devletidir ama bu devletin sınırları içinde farklı etnik kimlikler beraber yaşayabilirler. Bunun içinde konuşmaya başlamamız, birbirimizi anlamaya başlamamız lazım. “İki Dil, Bir Bavul” filminde de biz aslında bunu anlatmaya çalışıyoruz. Öğretmen ve öğrenciler birbirlerini anlamıyorlar. Aslında Türkler ve Kürtler de birbirini anlamıyor. Birbirimizin varlığını kabul etmeyerek huzuru bozuyoruz.Çok yakın bir zamanda bir Ermeni gazeteci öldürüldü, Hrant Dink. Bir Ermeni bu ülkede nasıl yaşayacak,? diye düşünmek lazım.
Bile bile, göz göre göre öldürüldü aslında, diye eklemeden edemiyorum Eskisoy' un cümlesine.

Bile bile öldürüldü tabi, diyor ve ekliyor:

Bile bile yapıyoruz aslında biz bunları.Bu zamana kadar yapılan açılımların içlerinin boş olduğunu düşünüyorum. Evet, Romanlar ya da Aleviler ya da Kürtler sıkıntı içinde yaşıyorlar. Ben onlar için bir formül bulayım, demek inandırıcı gelmiyor bana. Kim ile tartıştın bunu, kimi muhattap aldın, nasıl bir araştırma yaptın, onların sorunlarını ne kadar iyi biliyorsun?



Vicdan Filmleri hakkında ne düşünorsunuz? Türkiye' de yapışan kısa filmi ne kadar başarılı buluyorsunuz?




Vicdan Filmleri Hrant Dink Vakfına ait bir proje. Bence kısa filmin başarılı olmasından, çıkan işin teknik olarak kalitesi ya da film olarak bakıldığında filmin kalitesinden çok , vicdan denilen olgunun ne olduğunun altının çizilebilmesi daha önemli. Herkes ayrıcalık istiyor, İzmir' de durum nedir?, bilmiyorum ama gittiğim çoğu ilde gözlemlediğim kadarıyla herkesin bir beklenti içinde bulunması. Bu aslında vicdanlarımızın çok derinlerde olmadığını gösteriyor. Bir adam öldürüldüğünde etnik kimliğinden önce Bir adam öldürüldü, diye üzülmek...Haketmiştir, demek çok büyük bir vicdansızlıktır. Hrant Dink Vakfının yapamaya çalıştığı şey, kaybettiğimiz birşeyi hatırlatmak aslında. Vicdan denen olguyu bir hatırlayalım. Kendini daha zengin hisseden birilerinin, kullanmadığı eşyaları muhtaç olan insanlara göndermesi benim çok canımı yakıyor mesela. Vicdan denilen olgu önce şunu sorar: Benim var, onun niye yok? Yardımlaşma duygusunun ön plana çıkarılması,bu durumdan nemalanmaya çalışan insanlar...

Sinema filmi yapmak, bir kitap yazmak ya da bir bina dikmek arasında çok bir fark yok. Kendimizden önce dışımızdaki çoğunluk ile ilgili düşünmeye başlamak lazım.Kendi kafamızın içinde paranoyalarımız var. 21 yaşındaki bir öğretmen ile ilkokul çocuğunun birbirini anlamaması üzerine bir film yapmak istedik. Bu problemi çözmek için bir sürü yol bulunabilir. Fakat bizim buna niyetimiz var mı, önemli olan nokta budur.



Bir oğulun babasını arayış öyküsü ile yine seyirci karşısına çıkacaksınız. Fikir nasıl çıktı, üzerinde çalıştığınız poje hakkında kısaca bahsedebilir misiniz?




Projenin adı, "Babamın Sesi". Proje finansman aşamasında, senaryo bitti.”İki Dil, Bir Bavul” fimini çekerken, Diyarbakır' da kaldığımız bir arkadaşımızın babasıyla ilgili belgesel yapma fikrinden doğan bir proje “Babamın Sesi”. 1979 yılında Maraş' ta Türkler ve Aleviler arasında çıkan yaklaşık 110 kişinin öldüğü çatışmalarda babası gibi bir çok insanın şehirden göç etmesine sebep oldu bu olaylar ve ona kalan bir takım ses kasetleri vardı. Şehirde iş bulamayan, Arabistan' a giden bir babanın, hayatlarına dahil olamadığı çocukları için çölün ortasında verdiği ekmek kavgasını konu alıyor. Türkiye' ye döner dönmez de ölüyor bu adam. Bizim başımıza gelen şeyler tarihimiz ile ilgili.Birbirimizin arasındaki problemler vardı, yeni değiller. Bunlar bize unutturuldu, unuttuk. Biz onları hatırlamaya ve hatırlatmaya ve onların içinden hikayeler anlatmaya çalışıyoruz. Filmde yer alacak kişiler o ailenin fertleri, kasetler onlara ait. Yine belgeselde stilde yapılmış bir kurmaca film olucak “Babamın Sesi”.Tamamiyle gerçek bir hikaye...

Photograph by Deniz DİNİZ

6 Mart 2010 Cumartesi

WIRGINIA WOLF / 'A ROOM OF ONE'S OWN' ( KENDİNE AİT BİR ODA )


Konuşan bir yazar hayal edin! 1915' ten beri 'The Voyage Out'( Dışa Yolculuk) ile başlayan bir konuşmanın tek bir anınında bile, yaşanabilecek tek bir anın bile yaşamı ne kadar tehlikeli bir alan haline getireceğinden bahseden konuşmaların sahibi bir yazar.

Onun satırlarını okuduğunuz zaman 'Bilinç Akışı'* tekniğini kullandığı 'Gece Gündüz' ile birbirinden farklı karakterlerde birleştirdiği nesnel gerçekçiliğin insan bilincindeki etkisini ustalıkla canlandırabiliyorsunuz kafanızda. Bir başkasının yerine koymak kendini, Virginia Wolf, Gece ve Gündüz' de Birinci Dünya Savaşı öncesi Londra' sında geçen mizahi bir anlatıma sıcak bir dil katarak sınıfsal farklılıkları, evlilikleri, yaşam mücadelelerini, kadın haklarını ecının eksenine alarak duygulu bir metin ile sunuyor okuyucusuna. Kişilerin iç dünyalarından yansıdığı kadarıyla anlatılan dış dünya, Virginia Wolf' un kaleme aldığı ' Dalgalar' da dalga sesleri referans alınarak bir ritme uydurularak ele alınan hikayeyi bir olay örgüsü olmayı bırakın bir roman okuma beklentisini yavaş yavaş kırdırıyor okuyucusuna.


Feminist hareketin klasik başyapıtı sayılan 'A Room of One's Own' da, kadının kendi boyutunda algılanabilmesi için erkeği 2. boyuta taşıyan, Kadınlar eğitilebilir mi?, kadınlar ezeli rakipleri olan erkeklerden daha zeki midir?, sorusuna bir yanıt aratır okuyucusuna.

Ve soruyor: Akıl ve yetenek bakımından bizimle eşit olduğunuzu söylüyorsunuz, o halde neden içinizden Shakespeare, Newton, Einstein, Da vinci gibi yazar, dahi, sanatkarlar çıkmıyor?

Virginia Wolf yaptığı kısa bir araştırmadan sonra öfke, nefret, hırs gibi duygulardan arınan bir yazar ruh sakinliğine ulşabilir ve Shakespear gibi eksiksiz dile getirilmiş, berrak bir zihnin temelinde yatan ürünler çıkarabilir, kanısına varıyor.

Bir başı sürekli ezmeye çalışan bir eli görmezden gelebilirsek, kendine ait bir kilidin olduğu, tek bir anahtarın, sana ait olan bir anahtarın açtığı kapının ardında kimselerin sesini, ezici varlığını hissetmeden kendi yoksunluğunla belki ama yalnızlığın kendi zenginliğiyle başbaşa kalabildiğin an kendi yeteneğini tam anlamıyla ortaya çıkarabileceğine inanıyor Virginia Wolf. Bunun içinde diyor, Eğitim aldıkça, özgürleştikçe güzel yapıtlar, şahaserler ortaya çıkabilir.

“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”



* En basit tabiriyle yazarın karakterini en açık bir dille okuyucusuuyla tanıştırmasıdır. Karakterin an içerisindeki ruh hali, en çıplak haliyle bile gözlenebilir. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek ile harmanlanayarak dış dünyayı karakterin iç dünyası haline dönüşür. İç ses de denebilir.