22 Mart 2010 Pazartesi

"İKİ DİL, BİR BAVUL " RÖPORTAJI / ORHAN ESKİSOY

USTALIKLI ANLATIMI İLE “İKİ DİL, BİR BAVUL”




Kameranın bir göz olduğu “İki Dil, Bir Bavul” filminde, kendi öyküsünün dışına taştığı bir hikayenin anlatıcısı Orhan Eskisoy ile Türk Sinemasını nitelik ve niceliğinden tutun, Belgesel- Kurmaca' nın Türkiye' deki yüzüne kadar, Kürt Türk ayrımına gözlemci yaklaşımından tutun “İki Dil Bir Bavul” filminin estetik yönüne kadar ve birçok konu üstüne derinlemesine bir sohbet gerçekleştirdik. Populer sinemanın şahlanışı bu kadar destek görmeseydi, “İki Dil, Bir Bavul” çekimleri ve vizyona girmesi bu kadar sancılı olmazdı. Siz de iyileri alkışlamak istiyorsanız, işe satırları okuyarak başlayabilirsiniz...


Seray ÖZBİÇER: Gözlemci belgesel film Türkiye sinmasında görmeye alışık olmadığımız bir tür. Alışık olmadığımız yerli belgesel türünde film yapma kararı nasıl gelişti, kısaca bahsedebilir misiniz?


Orhan Eskisoy
: Ülkemizde sinema için yapılan belgesel geleneğinin olduğunu söylemek zor. Dünya sinemasında genellikle televizyon için belgeseller yapılıyor. Bu durumda sinema endüstrisi için belgeseli sıkıştırdığı bir alan diyebiliriz. Genellikle “Konuşan Kafalar” denilen, röportaja dayalı ve içinde hikayenin olmadığı filmler yapılıyor. Bence gözlemci belgesel yapmanın en önemli yanı içinde hikaye anlatma dürtüsünün olması. Benimde belgesel ile tanıştığım 2000' li yıllarda ilk gördüğüm örnekler hep “Konuşan Kafalar” idi. İlk yaptığım filmde röportajlara dayalı, bu tarzdaydı fakat içimde hikaye anlatma dürtüsü hep vardı. Teknik anlamdaki kurgudan bahsetmiyorum ama kurguyu hikayelerimizde kullanmaya çalıştık ve davet aldığım çeşitli yurtdışı festivallerine gittim. Orada bambaşka türde filmler ile karşılaştım ve madem hikaye anlatmak istiyorum, dedim bir tarafa doğru gitmem lazım, diye düşündüm.6. Kısa belgesel filmimde ise gözlemci belgesel nasıl yapabilirim'i denedim. Asıl niyetim sinema yapmak olduğu için bundan çok daha büyük bir keyif aldım diyebilirim. Birilerini oturtup konuşturarak, bir fikri dikte etmek yerine hikaye anlatarak filmin duygu ve anlam kazanması asıl niyetimdi ve kurmaca belgesel ile başarıyı yakalamak istedim. Ben sinema eğitimi almadım. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler mezunuyum fakat deneyerek, gözlemleyerek bu noktaya kadar geldim. Önce fotoğrafçılık ile başladım aslında. Fotoğrafçılıktan hikaye anlatma ile ilgili gerekli doyumu alamayınca sinema ile ilgilenmeye başladım ve buradayım.



“ İki Dil Bir Bavul” filmi ile sesi duyulamayanlara kulak vermek için iyi bir örnek yarattınız. Geniş kitle sineması yapan biri olarak film yapım, gösterim aşamasında en çok sıkıntı çektiğiniz noktalar nelerdir?


Film çekmenin finansman açısından çok büyük zorlukları var fakat daha da önemlisi en büyük meseleniz filminizi nasıl göstereceğiniz . Mesela biz “İki Dil, Bir Bavul” filmini bitirdikten sonra filmimizi belgesel olarak değil de kurmaca
olarak tanıttık.Bu bir pazarlama stratejisiydi. Neden?, diye soracak olursanız, belgesellerin sinemada gösterilme şansı çok az. Ben bir belgesel çektim, dediğiniz zaman dağıtımcısından sektörün içindekilere kadar kimse sizin filminiz ile ilgilenmiyor. Ne zaman ki “İki Dil, Bir Bavul” Adana “Altın Koza” da

“Yılmaz Güney” ödülü
ne layık görüldü, o noktada dağıtımcılar, sektörün mensupları filmimiz ile ilgilenmeye başladı. Aynı zamanda da filmimizin türü belgesel olduğu için ve bu ödüle layık görüldüğü için hem belgesel hem de kurmaca dalında yarışıyor, Adaletsizlik, gibi eleştirilerede maruz kaldık. Fakat filmimizi geniş kitlelere ulaştırabilmek için bunları aşmamamız gerekiyordu. Türkiye sinemasında göremeyeceğimiz 90.000 izleyici rakamına ulaştık Bunun olması için tabi özel ilşkilerimizi kullandık, sendikalara gittik. Yakın çevremizin desteğiyle ucuz bütçeli reklam kanallarını kullanarak daha fazla seyirciye ulaşmaya çalıştık. Başa sarmam gerekirse filmi çekerken, “İki Dil Bir Bavul” un bütçesi 200.000 euro idi. Fakat film çekim başlangıç aşamasında henüz bir bütçemiz yoktu çünkü kimse bizim böyle bir film yapabileceğimize inanmıyordu. Kendimize ait bir miktar para ve 5.000 euro borç ile filmin çekimlerin başladık ve filmi çektikçe ortaya çıkan görüntüleri kullanarak bir takım küçük paralar bulmaya başladık. Daha da önceye sarmam gerekirse “İki Dil Bir Bavul” u çekmek için, ben üniversitedeki işimi bırakmak zorunda kaldım.Riskliydi fakat bu riski almam gerekiyordu.



Film prolog bölümünde bir metin ile başlıyor ve film de Nuri Bilge Ceylan' ın “Kas
aba” filmine ve Zeki Demirkubuz' un “ Kapanmayan Kapılar” ına göndermeler ile karşılaşıyoruz. Filminizi estetik yönden nasıl yorumluyorsunuz?



Ben bir sinema eğitimi almadım. Film izleyerek, gözlemleyerek, film yapma aşamasında Nasıl Film Yapılır?, yöntemini kullandım.Dünya sinemasından örnekleri seyretmek ile Türkiye toplumu ile ilgili ya da Türkiye' de yaşayan bireyler ile ilgili film yapan insanlara bakmak arasında bir fark var. Tabi Nuri Bilge Ceylan' dan ya da Zeki Demirkubuz' dan etkilenmedim, demek yanlış olur. Eksik olur.İlk seneryo yazma deneyimimi Nuri Bilge Ceylan'ın “Mayıs Sıkıntısı” nın çıktığı döneme denk gelir. Nasıl hikaye kurmuş, a dikkat ederek başladım. Çünkü basılı senaryo çok azdı o dönem için.

İşi mutfağından öğrenmek aslında, diyerek araya giriyorum.

İşi mutfağında öğrenmek için sette olmak gerek. Müzisyende olsan, fotoğrafçıda olsan, sinemacıda olsan ister istemez senden öncekilerden etkilenirsin. Onların yaptıkları işlere bakar, fotoğrafını inceler, müziğini dinler ya da yapığı filmleri takip edersin, diyor Orhan Eskisoy tüm samimiyetiyle ve devam ediyor:

İtiraf etmeliyim ki, “İki Dil, Bir Bavul” filminde doğrudan gerçeklik ile temas ettiğimiz için doğrudan gönderme yapalım, dediğimiz hiçbir şey yok,, kapanan kapılar da dahil. Mesela filmde gördüğümüz çocuk kapıyı o şekilde kapatmıyor olsa öyle bir sahneyi filmime koyamazdım. Aslında bir yönetmen olarak, oyuncuma Kapıyı şöyle kapat ya da böyle kapansın, demediğim için bunu bir gönderme olarak kabul etmemek lazım. Kendini ispat etmiş insanların yaptığı işlere tabiki benzetmeler olacak, bu da güzel bir şey. İnsanın hoşuna gidiyor.


Türkçeyi bilinçli olarak kullanamayan öğrencilerin “Ne mutlu Türküm“ diyebilmesi ya da Abc yazılı önlük yakaları izleyici üzerinde duygusal bir etkinin yanında uyarıcı bir etki de bırakıyor. Peki belgesel bir film ile Türkiye' nin çıplak gerçeklerini anlatmak sizce filmin başarısını nasıl etkiledi?Başka bir senaryo ile yola çıksaydınız, filminiz bu kadar başarılı olur muydu?



Şuan da insanlar yaşadıkları ülkeyi ya da toplumun durumunu nereden öğreniyorlar?.Televizyonlardan, gazetelerden ya da dizilirden...Bunların hepsinin kurmaca değerinin olduğuna inanıyorum. Haber denilen olguda bir kurmaca metin aslında. Bir olay ile ilgili birbirinden farklı 8 ayrı kanal aslında 8 tane ayrı haber yapabiliyor. Bu haberleri peş peşe seyrettiğiniz zaman habere bakış açısı asla birbirini tutmuyor. Türkiye toplumunun temel sorunu saf gerçeklikle yüzyüze gelmek istememesi diye düşünüyorum. Her sene, kış aylarında şöyle bir haber çıkar: Hakkari' nin Şemdinli ilçesinde çocuklar çıplak ayaklarla okullarına 2 kilometre yürüyerek gitmek zorunda kaldı.

Bu haber onların Kürt olması, Türkçe bilip bilmemesiyle hiç ilgilenmez. Bu durum o koşullarda yaşamayan insanlar için her zaman ilk önce acıma duygusu geliştirir. Bu acıma duygusu, onlar okul talep ettiklerinde ya da ben kendi dilimde eğitim görmek istiyorum, diye talepte bulundukları zaman bu acıma duygusu şiddete dönüşür. Biz Türkiye' de bir Kürt sorunu olduğunu kabul eden ve bu sorunun çözülmesi gerektiğini düşünen insanlarız. Dolayısıyla Türkiye toplumunun daha önce görmediği, görse de empoze edilenler yüzünden hep kaçtığı gerçeklik ile onları karşılaştırmak istedik. “İki Dil, Bir Bavul” bir kurmaca film olarak seyirci karşısına çıksa idi; ticari oalrak çok daha başarılı olabilir, çok daha ses getirebilirdi belki. Fakat mesele bu değil, mesele içi boşalan bir kavram olan empatinin olduğunu göstermek. Empati kurulmasının yolunu göstermek için bu filmi yaptık. Dolayısıyla bu film kurmaca bir film olsa idi insanlar bu filmden ve onun anlattığı gerçeklikten kaçabilirdi. Biz insanların kaçamayacağı ama acıma duygusundan önce vicdanlarına dokunacak bir film yapmak istedik ve bu film ancak bu yöntem ile yapılabilirdi.
Aslında önyargıyı yıkmanın bir yolu, diye giriyorum araya. Hak verir gibi kafasını sallıyor Eskisoy ve ekliyor:

Evet, onu da yıkmanın bir başka yöntemidir kurmaca belgesel.Bu hikayenin bir başka şekilde anlatılabilineceğine inanmıyorum.Kurmaca metinde seyirciye gerçek olana inanmama hakkı doğar... ...ama siz çıplak gerçeği en çıplak haliyle seyirci karşısına çıkardınız, diye devam ediyorum Eskisoy'un cümlesine ve soruyorum: Çağan Irmak' ı ele alırsak, Çağan Irmak bir filminde Ege' de, Ege' li bir ailenin dramını ele aldı. Siz de Ege' li bir ailenin ilkokul çağındaki bir çocuğun okuma yazma öğrenmesini konu alsaydınız, filminiz şimdiki sesine, şimdiki başarısına sahip olabilir miydi?


“İki Dil, Bir Bavul” filminin asıl derdi Türkler ile Kürtler arasındaki ilişkiye dair bir hikaye anlatmak. Ege' deki, Karadeniz' deki çocuklar ile ya da öğretmenler ile bir film yapmak değildi. Türkiye' de 12 ila 15 milyon arasında Kürt nüfus var. Bu rakam 20 sene öncesinde tahmini sayılabilen rakamlar...Bu ülkenin refahı ile ilgili ya da refah seviyesi ile ilgili bir problem var ve bu probelmin başlangıç noktasının bu sınıf olması bu hikaye için önemli bir nokta.



Uzun yıllardır Türkiye Cumhüriyeti Devleti' nin terör ile mücadeleye yaptığı yatırımları Türk eğitimine ve öğretmenlerine yapsaydı filminizde de anlatığınız sorunlar şu an hangi nokta da olurdu?


Bu aslında bizim ülkemize özgü bir problem değil. 1789 yılında Fransız devrimi gerçekleştiğinde Fransız' ların yarısı Fransızca konusamıyordu. Fransa' nın kuzeybatısında, genişçe bir yarımada olan Brötanya yarımadası vardır. Fransızlar 200 yıılık zaman dilimi içerisinde Brötonları asimile ettiler ve artık onlar Benim dedemin dedesi Brötonca konuşurdu, diyor.

Asimile etmek doğru mu sizce?, diye soruyorum hemen.

Asimile etmek doğru çünkü ulus devlet denilen olgu, farklılıklardan çok birbirine benzer unsurlar üzerine kurulmalı.Yani 1789 yılında Biz Fransız devleti kuruyoruz, dediğimiz zaman bu şu anlama geliyor: Burada yaşayanlar Fransızca konuşacaklar ve kendilerini Fransız olarak tanımlayacaklar.

Asimilasyon ulus devletin olmazsa olmaz yöntemi aslında. Kurtuluş savaşı niçin verildi? Fransızlar ülkenin güneyi, İngilizler boğazın kontrolünü ele geçirmişlerdi. Türkler kendilerini Türk olarak tanımlamaya devam edebilmek için bu savaş gerçekleşti. Fransızlar, İngilizler bizi birşeylere zorluyorlardı ve biz bu zorbalıktan kaçmak için Kurtuluş Savaşı' nı verdik. Kendi ulus devletimizi yaratmaya çalıştık.Bu süreçte kendini farklı olarak tanımlayanları da siz Türkçe öğreniceksiniz, müslüman olmayanlara da Müslüman olucaksınız, dedik. Dolayısıyla ulus devletin çalışmama olasılığıda vardır ve bizim ülkemizde ulus devlet miti iş görmüyor. Bir savaş ekonomisi var. Bu savaş ekonomisine yatırılan parayı direk asimilasyona da yatırabilirdik. Bunu yaptık bir ölçü de fakat sağlıklı yapamadık. Ortaya çıkan sonuç, ulus devletini tekrar tanımlamak gerektiğidir. Burası Türkiye Cumhuriyeti Devletidir ama bu devletin sınırları içinde farklı etnik kimlikler beraber yaşayabilirler. Bunun içinde konuşmaya başlamamız, birbirimizi anlamaya başlamamız lazım. “İki Dil, Bir Bavul” filminde de biz aslında bunu anlatmaya çalışıyoruz. Öğretmen ve öğrenciler birbirlerini anlamıyorlar. Aslında Türkler ve Kürtler de birbirini anlamıyor. Birbirimizin varlığını kabul etmeyerek huzuru bozuyoruz.Çok yakın bir zamanda bir Ermeni gazeteci öldürüldü, Hrant Dink. Bir Ermeni bu ülkede nasıl yaşayacak,? diye düşünmek lazım.
Bile bile, göz göre göre öldürüldü aslında, diye eklemeden edemiyorum Eskisoy' un cümlesine.

Bile bile öldürüldü tabi, diyor ve ekliyor:

Bile bile yapıyoruz aslında biz bunları.Bu zamana kadar yapılan açılımların içlerinin boş olduğunu düşünüyorum. Evet, Romanlar ya da Aleviler ya da Kürtler sıkıntı içinde yaşıyorlar. Ben onlar için bir formül bulayım, demek inandırıcı gelmiyor bana. Kim ile tartıştın bunu, kimi muhattap aldın, nasıl bir araştırma yaptın, onların sorunlarını ne kadar iyi biliyorsun?



Vicdan Filmleri hakkında ne düşünorsunuz? Türkiye' de yapışan kısa filmi ne kadar başarılı buluyorsunuz?




Vicdan Filmleri Hrant Dink Vakfına ait bir proje. Bence kısa filmin başarılı olmasından, çıkan işin teknik olarak kalitesi ya da film olarak bakıldığında filmin kalitesinden çok , vicdan denilen olgunun ne olduğunun altının çizilebilmesi daha önemli. Herkes ayrıcalık istiyor, İzmir' de durum nedir?, bilmiyorum ama gittiğim çoğu ilde gözlemlediğim kadarıyla herkesin bir beklenti içinde bulunması. Bu aslında vicdanlarımızın çok derinlerde olmadığını gösteriyor. Bir adam öldürüldüğünde etnik kimliğinden önce Bir adam öldürüldü, diye üzülmek...Haketmiştir, demek çok büyük bir vicdansızlıktır. Hrant Dink Vakfının yapamaya çalıştığı şey, kaybettiğimiz birşeyi hatırlatmak aslında. Vicdan denen olguyu bir hatırlayalım. Kendini daha zengin hisseden birilerinin, kullanmadığı eşyaları muhtaç olan insanlara göndermesi benim çok canımı yakıyor mesela. Vicdan denilen olgu önce şunu sorar: Benim var, onun niye yok? Yardımlaşma duygusunun ön plana çıkarılması,bu durumdan nemalanmaya çalışan insanlar...

Sinema filmi yapmak, bir kitap yazmak ya da bir bina dikmek arasında çok bir fark yok. Kendimizden önce dışımızdaki çoğunluk ile ilgili düşünmeye başlamak lazım.Kendi kafamızın içinde paranoyalarımız var. 21 yaşındaki bir öğretmen ile ilkokul çocuğunun birbirini anlamaması üzerine bir film yapmak istedik. Bu problemi çözmek için bir sürü yol bulunabilir. Fakat bizim buna niyetimiz var mı, önemli olan nokta budur.



Bir oğulun babasını arayış öyküsü ile yine seyirci karşısına çıkacaksınız. Fikir nasıl çıktı, üzerinde çalıştığınız poje hakkında kısaca bahsedebilir misiniz?




Projenin adı, "Babamın Sesi". Proje finansman aşamasında, senaryo bitti.”İki Dil, Bir Bavul” fimini çekerken, Diyarbakır' da kaldığımız bir arkadaşımızın babasıyla ilgili belgesel yapma fikrinden doğan bir proje “Babamın Sesi”. 1979 yılında Maraş' ta Türkler ve Aleviler arasında çıkan yaklaşık 110 kişinin öldüğü çatışmalarda babası gibi bir çok insanın şehirden göç etmesine sebep oldu bu olaylar ve ona kalan bir takım ses kasetleri vardı. Şehirde iş bulamayan, Arabistan' a giden bir babanın, hayatlarına dahil olamadığı çocukları için çölün ortasında verdiği ekmek kavgasını konu alıyor. Türkiye' ye döner dönmez de ölüyor bu adam. Bizim başımıza gelen şeyler tarihimiz ile ilgili.Birbirimizin arasındaki problemler vardı, yeni değiller. Bunlar bize unutturuldu, unuttuk. Biz onları hatırlamaya ve hatırlatmaya ve onların içinden hikayeler anlatmaya çalışıyoruz. Filmde yer alacak kişiler o ailenin fertleri, kasetler onlara ait. Yine belgeselde stilde yapılmış bir kurmaca film olucak “Babamın Sesi”.Tamamiyle gerçek bir hikaye...

Photograph by Deniz DİNİZ

6 Mart 2010 Cumartesi

WIRGINIA WOLF / 'A ROOM OF ONE'S OWN' ( KENDİNE AİT BİR ODA )


Konuşan bir yazar hayal edin! 1915' ten beri 'The Voyage Out'( Dışa Yolculuk) ile başlayan bir konuşmanın tek bir anınında bile, yaşanabilecek tek bir anın bile yaşamı ne kadar tehlikeli bir alan haline getireceğinden bahseden konuşmaların sahibi bir yazar.

Onun satırlarını okuduğunuz zaman 'Bilinç Akışı'* tekniğini kullandığı 'Gece Gündüz' ile birbirinden farklı karakterlerde birleştirdiği nesnel gerçekçiliğin insan bilincindeki etkisini ustalıkla canlandırabiliyorsunuz kafanızda. Bir başkasının yerine koymak kendini, Virginia Wolf, Gece ve Gündüz' de Birinci Dünya Savaşı öncesi Londra' sında geçen mizahi bir anlatıma sıcak bir dil katarak sınıfsal farklılıkları, evlilikleri, yaşam mücadelelerini, kadın haklarını ecının eksenine alarak duygulu bir metin ile sunuyor okuyucusuna. Kişilerin iç dünyalarından yansıdığı kadarıyla anlatılan dış dünya, Virginia Wolf' un kaleme aldığı ' Dalgalar' da dalga sesleri referans alınarak bir ritme uydurularak ele alınan hikayeyi bir olay örgüsü olmayı bırakın bir roman okuma beklentisini yavaş yavaş kırdırıyor okuyucusuna.


Feminist hareketin klasik başyapıtı sayılan 'A Room of One's Own' da, kadının kendi boyutunda algılanabilmesi için erkeği 2. boyuta taşıyan, Kadınlar eğitilebilir mi?, kadınlar ezeli rakipleri olan erkeklerden daha zeki midir?, sorusuna bir yanıt aratır okuyucusuna.

Ve soruyor: Akıl ve yetenek bakımından bizimle eşit olduğunuzu söylüyorsunuz, o halde neden içinizden Shakespeare, Newton, Einstein, Da vinci gibi yazar, dahi, sanatkarlar çıkmıyor?

Virginia Wolf yaptığı kısa bir araştırmadan sonra öfke, nefret, hırs gibi duygulardan arınan bir yazar ruh sakinliğine ulşabilir ve Shakespear gibi eksiksiz dile getirilmiş, berrak bir zihnin temelinde yatan ürünler çıkarabilir, kanısına varıyor.

Bir başı sürekli ezmeye çalışan bir eli görmezden gelebilirsek, kendine ait bir kilidin olduğu, tek bir anahtarın, sana ait olan bir anahtarın açtığı kapının ardında kimselerin sesini, ezici varlığını hissetmeden kendi yoksunluğunla belki ama yalnızlığın kendi zenginliğiyle başbaşa kalabildiğin an kendi yeteneğini tam anlamıyla ortaya çıkarabileceğine inanıyor Virginia Wolf. Bunun içinde diyor, Eğitim aldıkça, özgürleştikçe güzel yapıtlar, şahaserler ortaya çıkabilir.

“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”



* En basit tabiriyle yazarın karakterini en açık bir dille okuyucusuuyla tanıştırmasıdır. Karakterin an içerisindeki ruh hali, en çıplak haliyle bile gözlenebilir. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek ile harmanlanayarak dış dünyayı karakterin iç dünyası haline dönüşür. İç ses de denebilir.

2 Mart 2010 Salı

BAFTA / KATHRYN BİGELOW



BAFTA ZİNCİRLERİ KIRDI, 2010' NUN EN İYİ YÖNETMENİ BİR KADIN YÖNETMENE, KATHRYN BİGELOW'A LAYIK GÖRÜLDÜ .

Oscar' ın en önemli habercisi sayılan Amerikan Yönetmenler Birliği, ' En İyi Yönetmen ' ödülünü 63 yıllık tarihinde ilk defa bir kadın yönetmene verdi. ' En iyi Yönetmen' dahil 6 dalda ödül kazanan, Savaşı erkeklerin hırsları, karakterleri üzerinden giderek, savaşanların erkekler olduğunu, magdur rölünün ise kadınlara kaldığı fikrini arkasına alan ' The Hurt Locker' ile Kathryn Bigelow, Bafta' da bir ilke imza attı.


Kurumsal adıyla The British Academy of Film and Television Arts; İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi, bir anlamda da Oscar' ın Birleşik Krallık' taki dengi olan, 1947' den beri film, televizyon, çocuk film ve televizyon eserleri ile iletişim ödülleri dağıtan ve David Lean, Alexander Kor da, Carol Reed,Charles Laughton, Roger Manvel gibi isimler tarafından kurulan; 1958 yılında da Televizyon yapımcıları ve yönetmenleri locasıyla birleşerek Film ve Televizyon kulübü haline gelen BAFTA, 22 Şubat 2010 gecesi Londra' nın merkezindeki Royal Opera House' da gerçekleşti.


Quentin Tarantino, Kate Winslet, Dustin Hoffman Audrey Tautou' nunda aralarında bulunduğu birçok ünlü oyuncu, yönetmen ve film endüstrisi yetkilisi törene katılırken, Bafta' nın bu yılki süprizi Kathryn Bigelow'un Irak’ta savaşın ortasında kalmış bir bomba imha ekibini konu alan filmi ‘The Hurt Locker' ile Amerikan Yönetmenler Birliği/ Directors Guild of America, tarafından verilen En İyi Yönetmen ödülü dahil olmak üzere 6 dalda ödül kazanması oldu. Bilim kurgu, aksiyon ve korku türlerinde çalışan ve ilk defa adını 1987 yılında çektiği ' Near Dark ' ile duyurmuş olan Bigelow, Bafta ödüllerinde tarihinde ilk defa “En İyi Kadın Yönetmen” ödülüne layık görüldü. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En Orijinal Senaryo, En İyi Montaj, Ses ve Sinematografi dallarında aldığı 6 ödülle Bigelow "The Hurt Locker" filmi ile eski eşi James Cameron' ın 'Avatar' filmini geri de bıraktı. Amerikan Yönetmenler Birliği’nin son 61 yılda en iyi yönetmen ödülüne layık gördüğü yönetmenlerden yalnız altısının Oscar’ı kazanamamış olması da Bafta' nın Oscar ödüllerinin olası sahipleriyle ilgili bir ipucu niteliğinde. ' The Hurt Locker ' ile 6 dalda ödül alan Bigelow, beraberinde de 82 yıllık Oscar ödülleri tarihinin dördüncü kadın yönetmen adayı olarak Copallo, Wertmüller ve Champion' a verilmeyen ' Erkek' Oscar'ın oyununu bozacak mı?,sorularını da akıllara getiriyor.

26 Şubat 2010 Cuma

Filmmor / Kadınlar İçin Kadınlar İle




Kadın, bir gölge olmaktan çıkıp, 8. Kez
beyaz perdede boy gösteriyor

Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, kadınlar ile kadınlar için sinema yapmak, üretmek ve düşlemek amacıyla 2003 yılından beri sinema ve medyada olduğu gibi hemen hemen her alanda cinsiyetçiliğin , şiddet ve ayrımcılığın olmadığı bir yaşama film sarıyor.


Filmmor Kadın Kooperatifi kadınların sinema ve medyaya katılımını, bu alanda kendilerini ifade edebilme, iletişim ve üretim alanı yaratabilmelerini arttırmak ve kadınların temsil ve deneyimlerini yaygınlaştırmak için 12- 21 Mart 2010' da İstanbul' da Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü, İstanbul Modern salonlarında, ardından 10-11 Nisan'da Kars, 17-18 Nisan'da Sinop' ta olacak. Ayrıca bu yıl, Creteil Kadın Filmleri Festivali (Festival De Films De Femmes) ortaklığıyla 31 Mart - 6 Nisan tarihleri arasında Türkiye'den kadınların filmleriyle Fransa'da da beyaz perdelerde boy gösterecek.




Festivalde Neler Var, diye merak edenler için işte yanıtı:

Marleen Gorris Toplu Gösterimi, Carole Roussopoulos Anısına, Ermenistan KIN (Kadın) Filmleri Festivali Seçkisi, Jin Jiyan Azadi!, Cins Cinsiyet Cinsiyetler, 30 Yıl Sonra 12 Eylül, Sinemada Kadınlar: Melek ya da Şeytan, Masum ya da Fettan ya da Hiç Kimse! bölümlerinde gösterilecek filmlerin yanı sıra Anneke Smelik'in katılacağı bir panel,yönetmenlerle söyleşiler... İstanbul' da her akşam film gösterimleri ve özel etkinliklerle Akşam Festivali, festival kapanışında 2. Altın Bamya Ödülleri... 20 ülkeden, yüzlerce kadından bir türlü tanımlanamayan namus, töre gibi kavramlara bir itiraz niteliğinde filmler!

Flimmor yapımları, farklı kadın hallerini, deneyimlerini destekleyerek 1 Ağustos-1 Ekim 2010 tarihleri arasında çeşitli mecra ve etkinliklerle atölye katılımcıları tarafından Sinema, Fotoğraf ve Tasarım atölyelerinde kendi İstanbullarını anlatacak. Kadınların düşlediği İstanbul’un ortaya çıkarılması dileği ile kadınlar tasarım atölyelerinde cinsiyet eşitliğine duyarlı şehir işaretlerini hazırlayacak.


Cinsiyet cezalıları ya da beden timsallerinin adı olan kadın olgusunu yıkmak, yerine düşünen, duyguları olan kadın portresini yaratmak için Filmmor film atölyesi kadınların bilgi, deneyimlerini buluşturan Film okuma, Hazırlık, Senaryo Sözlü Tarih, Çekim ve Kurgu, Film Eleştirisi gibi atölyelerden oluşan Atölyemor ile sinemacı, akademisyen kadınların danışmanlığında sürdürülüyor ve her yıl yaklaşık 15 kadına sinema bilgi ve pratiği edinme olanağı sağlıyor...Gözyaşının eksik olmadığı bedenlerin sahibi olmak istemeyen kadınların gözünden hayata bakmak isteyenlere Filmmor Uluslararası Kadın Film Festivali şiddetle tavsiye edilir.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Kitschcraft/Love and Respect




“Kitsch” her ne kadar değersiz sanat olarak anılsa da Kitschcraft grubu için kimin ne düşüneceğini umursamadan müzik yapmak; para kazanmak ya da orijinal olmak gibi kavramlardan çok daha önemli. İnsanın kendisini ucuz bir sanat eseri gibi hissetmekten öteye, yüzeyselliğe kendi müzikleriyle karşılık veren Kitschcraft grubu bir ananasa güneş gözlüğü takıp, tepesine spotu çakıyor ve akıllara Kitschcraft' ın da sorguladığı Sanat nedir, nasıl yapılır?, sorusunu getiriyor.


Gökhan Kantar ve Özüm Özülgen nam- ı diyar Joel Knox ,"With love and respect" sloganıyla kimin ne düşündüğünü umursamadan, “Pop senin duymak istediğin şeydir!” diye haykırıyor şarkılarında. Popüler kültürden tutun da bireyin insanlaştırmaya çabaladığı günümüz değerlerini kendi potalarında eriterek müziğe ve hayata geniş bir perspektiften bakmaya başlamış,“ poptronic ” altyapılı elektronik müziğin merkezindeki isim haline gelmeye aday Kitschcraft' ın eti kemiği diyebiliriz bu iki isim için .

Pop senin duymak istediğin şeydir!

Kitsch Konsepti...

Sözlük anlamıyla “ Kitsch” her ne kadar değersiz sanat olarak ele alınsa da Gökhan ve Özüm( Joel Knox) için Kitsch konsepti kimin ne düşüneceğini umursamadan müzik yapmak için bir araç haline geldi. Bu araç Kitschcraft için üretim kaygılarından uzak, aynı zamanda özgürlük anlamına da geliyordu. Sanatı ve sanatçıyı hangi çevrenin ciddiye aldığını sorgulayan Kitsch konsepti şarkılarında Pop senin duymak istediğin şeydir!, diye bağırıyordu adeta . Üreten insanın sahip olmak istediği orijinal olmak, para kazanmak gibi amaçlar Kitsch konsepti için değersiz şeylerdi ve onların tek kaygısı canının istediğini yapmaktı...

“ Okumak istiyorsan oku, yazmak istiyorsan yaz...boyamak istiyorsan karala, ne dinlemek istiyorsan onu dinle! Sonuçta, pop senin duymak istediğin şeydir!

...Bir ananasa güneş gözlüğü takıp, tepesine spotu çaksan ve fotoğrafını çeksen bu sanat olur mu? Peki bu kimin umurunda? Olmazsa olmasın, eğer fotoğrafı çeken mutluysa? ...”





“The girls in the summer dresses” üretim süreci


Özgürlük...İçimizdeki ilhamı tetiklemek için her zaman hazır!!!

Şarkı üretim süreci konseptüel olan Kitschcraft için 2002 YILI özgürlüğün vermiş olduğu his ile “ The girls in the summer dresses ” üretim sürecini tetikleyen en büyük etken oldu. Kitschcraft' ın en sevilen şarkılarından “Still at large” ise Marliyn Monroe' unun gizli yaşamına göndermeler* taşıyordu.

* what’s this about you going russia/ to study a well-known drama/what’s all about with the c.p./here comes bob to wash you gently.


“...Şarkı üretim sürecimiz her zaman konseptüel oldu. Bir konu hakkında saatlerce sohbet ettikten sonra genelde bir gecede çıkardı şarkı…

...Başka bir şarkımızdan önce ise Yusuf Atılgan’ ın Anayurt Oteli romanından konuştuğumuzu hatırlıyorum…

O sıralar ve takip eden dönemde Türkiye' de bizim müziğimizle ilgilenebilecek bir plak şirketi ya da prodüktör olmadığı için bu konuda biraz karamsardık. Bulabildiğimiz en iyi bakış açısına sahip plak şirketi ise; etnik elektronik bir takım sentezler peşinde kendini kabul ettirmeye çalışıyordu. Her ne kadar içimize sinmese de onlarla dirsek teması halindeydik...”


Hakan Özer

Kendi konseptini yaratan bir grup/müzisyen parmakla sayılacak kadar az iken; Kitschcraft'ın 80' lere yaptığı göndermeler Hakan Özer' in dikkatini çekti ve...

“...2003 sonunda Hakan Özer’ le tanıştık. Bizi dinleyip tanışmak istemiş. Koşa koşa gittik. (Hakan Özer lise yıllarından beri hayranlık duyduğum, örnek aldığım Jingle House’ un mimarlarından genius bir müzisyen/prodüktördür) Hakan TR’ de çalışmak isteyebileceğimiz belki de tek prodüktördü. Uzun uzun sohbet ettik. Çok onur vericiydi...”

“ ...Web sitemizi yayına aldıktan kısa bir süre sonra uluslararası bir teklif aldık. Amerika ve Kanada’ da iki küçük label’ ı olan bir yapımcı bizimle ilgilendi. Daha önceki referanslarından daha büyük bir işe kalkışmak niyetindeydi ve grup olarak bizi seçmişti. Biz prodüktör olarak Hakan’ la çalışmak istedik ve Hakan Özer bunu kabul etti...”


Araya giren hayat, Kitschcraft için son değil, bir başlangıç oldu:

"Fakat iş ciddiye binince, deadlinelar vs. üstümüze gelinmeye başlandı. Ardından Hakan worldwide bir proje için henüz yeterince hazır olmadığımız konusunda çok da zorlanmadan bizi ikna etti. Biz de Miami Music Conference’ ta yapılacak lansmanımıza iki ay kala yapımcımıza teşekkür ettik. Bu kararı alırken herşeyin daha iyi olacağını düşünmüştük."

Events& Parties

Kitschcraft, 360, İndigo, Suada, Ghetto ve The Hall gibi İstanbul' un kaliteli eğlence mekanlarında sahne alırken, bir yandan da İstanbul Bianel' in kapanış partisi ve IAF. 3 İnternational Animasyon Festival Party gibi pek çok gece de yer alarak kendisine kemik bir hayran kitlesi yaratmayı başardı.

Mute Record ile anlaşma yapabilecekleri hayali ile 30' un üzerinde şarkı üreten Kitschcraft, 2007 yazında 7 şarkılık “Waking up the leopar ” ı yayınladı ve durmak nedir bilmeyen bir konseptin yaratıcısı grup üyeleri Tennessee Wiliams' a ithafen “In the bar of the Tokyo” ile 2007 yılında yayınlanan Electro Trip Vol.1 adlı albüm çalışması için kolları sıvamışken ardından ansızın gelen bir ayrılık ile Kitshcraft dinlenme sürecine girdi...

2008 yazına kadar süren bu ayrılık yorgun ve kızgın ruh hali ile kaydedilen “Past” ve “Rabbits and Tears” şarkıları ile Kitschcraft' ı klasikleşmiş eğlenceli soundu için geçiş oldu ve 2008' in Aralık ayında “İn Your Face” Kitschcraft hayranlarının kulaklarının pasını silmek için dinleyicisyle buluştu.



Tour Of Univers

2009 yılı Kitschcraft için Ghetto, 360 ve The Hall konserleriyle dopdolu devam ederken Depeche Mode grubundan gelen güzel haber Kitsch konseptinin üstündeki tozun silkelenmesi için yetti de arttı bile!!!

Tour of Univers turnesiyle Türkiye' ye gelecek olan Depeche Mode, grup üyeleri, ajansı ve tur menejerleri dinledikleri bir çok grup arasından Kitschcraft'ı seçmişler ve onlardan son anda iptal edilen 14 Mayıs akşamı Santral İstanbul' da gerçeklecek Depeche Mode ile aynı sahneyi paylaşmayı teklif etmişlerdi. Dünyanın en ünlü dergilerinden birinde editörlük yapan Uğur Alkapınar kendi kişisel sitesinde ise "Tour of Univers" turnesinin iptali için Depeche Mode konseri iptal edildiğinde en çok ben üzüldüm, diyor ve ekliyor.

*"Dave Gahan hastası olduğum için değil, ön grup olarak sahneye çıkacak Kitschcraft’i o büyük sahnede göremeyeceğim için üzüldüm. Henüz albümleri olmasa da (muhtemelen Türkiye’de değil, yurt dışında çıkacak zaten ilk albümleri) belli bir çevrede oldukça popüler olan Kitschcraft özel partilerde ve özel mekânlarda konserler veriyor. Joel Knox ve Gökhan Kantar’dan oluşan bu elektronik pop grubunun müzikleri hem derinlik hem de eğlenceyi bir arada sunuyor. Bir an önce http://www.myspace.com/kitschcraft adresinde onları keşfedin. Pişman olmayacaksınız!"

Bu onura layık görülen Kitschcarft, 2009 sonuna kadar 6 şarkı daha yayınlamayı planlıyor.

Onları dinlerken çıkardığım kılıfımı, şarkı bitişinde kendi kıymetimi bilmek için tekrar tekrar giyiyorum. Kitschcraft, “...Beware, beware of the Vulgar...” diyor “Pagan Truth” adlı şarkısında ve bana kanatlarımla huzur ve mutluluk dağıtan bir ilahe olduğumu anımsatıyor. Beni kıymetli kılıyor...Sizi de kıymetli kılması için;

“ Love and Respect"

*“http://alkapar.com/

2 Şubat 2010 Salı

İNCİ ARAL / ÖLÜ ERKEK KUŞLAR



Mor' u ile Orhan Kemal Roman ödülünden önce, “Ölü Erkek Kuşlar “adlı ilk romanı ile Yunus Nadi Roman ödülüne layık görüldü İnci Aral. Sıradanlığın ötesine geçmeyi başarmış bir yazar olan İnci Aral, kadın ve özgürlüğü , kadın kimliği ve kadının toplumsal yerini her romanında ayrı birer motif gibi inceler, sorgular. Yazmak ile yazar olmanın birbirine karıştığı günümüz edebiyat dünyasında İnci Aral, kadını romanlarına birer konu gibi giydirmek yerine romanını kadın olgusu için var eder adeta. Sanattaki yerinin objeden öteye geçememiş kadın olgusu bir kimyaya dönüşür İnci Aral' ın romanlarında.

Kendi benliğinin ve sınırların ölçülebilirliğinin sorgulandığı Ölü Erkek Kuşlar ise, 1 kadın ve 2 erkeğin kadın ve erkek olma yolunda sınırlar, öngörmeler, toplumsal koşullar ile nasıl biçimlendiği irdeleniyor İnci Aral' ın kaleminden. Mürekkebinde tolumsal yargıların, katılığın, şiddetin belli bir tarihsel dönemin baskısı ile iletişimsizliğin uzlaşmazlık ve çözümsüzlüğe dönüşünü yoğuran Aral, birine tutkulu, ötekineyse köklü bir sevgi ve evlilik bağı ile bağlı bir kadını kendi odağına alarak; aşkı, bağımsızığı, mutluluğu, evliliği ve kadın olmayı kadınca resmediyor okuyucusuna. Bir erkeğin varlığı ile yokluğu arasında gidip gelen bir kadının lirik bir dil ile yoğurulmuş kimyasına tanık olduğumuz Ölü Erkek Kuşlar' da İnci Aral, satırlarını okuyan her erkeği ise ürkütüyor tanık oldukları cesur, kimi zaman nevrotik kadın kimyasından.

“Yalvarma, ağlama ve yemin etme!Kapılarını kapat; öyle sıkı kapat ki bir daha kimse, hiçbir zaman senin o zedelenmiş yalnızlığına adım atamasın. Onu Onar ve koru, çünkü o senin ve aynı zamanda benim”


Ve aşk olgusu , boğazda düğümlenmiş sözlerin aksine öyle yalın, öyle sade çıkıyor ki karşınıza; Ölü Erkek Kuşlar' ı okuyan, tanık olanın içinden kuşlar göçer, engel olamayız, dedirtiyor.

“Sevmek, lokmanızı çiğnemeyi unutarak masa başında kalakalmaktır. Sevmek, sonradan usulca okşamaktır bir elin değdiği yerini saçlarınınızın...”

11 Ocak 2010 Pazartesi

PHIL FROST / Duvar Boyu Tuvaller ve çöplükler


Sokaklar sizi sorguya çeker, siz sokakları sorguya çekmeden. Eskidir sokaklar tüm çöplükler gibi çünkü...

Çöpe attığınız bir bavul, bir merdiven ya da bir başka şeyi güzel nesnelere dönüştürmek, Phil Frost' un tutkusu, işi, ünü...



Bir beyzbol sopası ne kadar ünlenebilir?

Phil Frost'un boyadığı gençlik rüyalarının sembolü bu sopa yaşadığı ülkenin sınırları dışında en fazla açıklanmaya ihtiyaç duyulanı ve Frost, Beyzbol bana hep çok etkileyici gelmiştir, der.

Ve 18 yaşında enerjisini ressam olmaya yöneltecek kadar idealist, istediğini bilen Frost, geleneğinin ve soyunun bir parçası olarak New York' a taşınır. Ayda 300 dolar kiraya bir bodrum katında yaşamaya başlar.

" Akademinin bana göre olmadığından emindim. Aynen, resim yapmanın, insanın tamamen kendi kendine, ustaların ve profesyonellerin dizginlerinden ve baskılarından uzak kalarak oluşturulması gereken bir disiplin olduğuna, ve bilimin, kendini onu aramaya yeterince adamış herkes için bedava olması gerektiğine inandığım gibi. Tek yapmam gereken kendimi adamaktı."*


Ucuz dükkanlardan alışveriş, müzeler, kütüphanelerde geçirilen koca koca zamanlar...

...Dikkatini çeken her şey Frost ile birlikte bir tek yalnızlığı terk edilmiş ama keyifli bir yolculuğun içinde mavi yakalı bir sendikalı olarak kamyonlarda, gece vardiyalarında giderek topluma yabancılaşarak kendi içine dönmüş, üstelik grafitiyi de kendisine tek arkadaş tutmuş...

Gece yarıları bir başına trenlerde geçen hayatını iş ceketinin içine sakladığı fıstıkezmesi kavanozunun içinde zamk ve sert kıllı bir fırça ve fotokopiyle çoğaltılmış küçük küçük çizimler ile renklendirmiş Frost. Evden işe, işten eve giderken çizimlerini her yere yapıştırmış.

Karşılaştığı Cost ve Revs çok şey öğretmiş Phil Frost' a. Giderek bir ressam olan Frost, çöplükleri karıştırarak buluğu her malzemeyi kullanışlı hale getirmeyi disipliniyle harmanlayarak, tutumluluğu ile bu disiplini sanatı için süreklilik haline getirmeyi başarmış.

Beyzbol sopasıyla yaptığı çıkış ile yeniliğe açık ve meraklı bir izleyici kitlesi Frost' u şimdiki ününe, yani Frost' un emeğine saygı haline gelmiş.

Şimdi Albany' de tozlu bir kasabada yaşıyor Phil Frost. O bir çöp eğitici...Eski bir fabrika binasında topladığı her türlü çöpü eğitip, kullanışlı hale getirmenin özgürlüğünü yaşıyor. Kendini adadığı resim sanatı Phil Frost' a beyzbol sopaları, çöp kovaları, yığınla bavul, merdiven ve duvar boyunda tuvallaer olarak geri dönüyor.

Eğer ki Phil Frost ilginizi çektiyse, çalışmalarının yer aldığı kitap için href="http://www.damianieditore.it/notizie/133" adresine tıklamanız yeterli.


Eski olan ne varsa sizi sorguya çekmeden, gözleriniz Phil Frost'un çalışmalarını sorguya çekmeli... Frost' un sahip olduğu tüm eşyaları, onun eli eşyalarına değmeden önce bir çöpten ibaret çünkü...


* www.bantdergisi.com

19 Aralık 2009 Cumartesi

EtTİKETLER



Kürt açılımı, demokratik süreç derken unuttuk ötekileştirdiklerimizi. İğnenin ucu bize dokununca ne kadar da hassas oluveriyoruz. Biz sonuçta içi boşaltılmış kavonazlar, boş kibrit kutuları değiliz ki!
Bir çok kültürün diğer kültürlere garip geldiği, yadırgandığı ve hatta kati kararlar ile yasaklandığı şu günlerde su götürmez bir gerçek vardır ki; bu su götürmez gerçek ne olmuştur da hayatlarımızı böylesine farklı kılmıştır?

Nedir bu su götürmez gerçekler?
Sorular, sorular, ah şu sorular!Nerede saklı peki cevaplar?
...
Aşağılık kompleksi, bizi bizden alıp , bizi başkalarının giysilerinin içine somak gibi sinsidir damarlarımızda. Bireysel psikoloji ekolünün kurucusu Alfred Adler tarafından ortaya atılan bu komplekse sahip insanlar genellikle kendini ispat etme çabası içerisinde, sıklıkla farkına bile varmadan kendini eziyete sürükleme eğilimi içerisinde olurlar. Aşırı bir kazanımı içinde bastırmaya çalıştığı yetersizlik duygusu ile kıyaslama çabasına sürüklenen birey, hastalığın diğer bir evresi olan başarısızlıklarını ört bas etme hezeyanı içinde başkalarını ezerek güç bulmaya çalışır. Kendisine saygısını yitiren varlıklar, sonuç olarak artık hiç kimseye de saygı duymamaya başlar.
Bu kompleksin içimizde nasıl geliştiği ise hep birer soru olarak kalacak değildir elbet. Az gelişmiş bir ülkede bir birey her zaman için " gelişme " kavramının anlamını tam olarak bilmemiştir; çünkü bilememiştir. Mesela pirinci ele alalım. Az gelişmiş ülkenin insanı hizmetin yani pirincin tabağına nasıl geldiği, hangi süreçlerden geçtiği, ne kadar emek ve enerji harcandığı konusunda en ufak bir fikre bile sahip değilken; onu üreten toplum, yani gelişmiş milletin insanı yoktan var eden bir güçmüş gibi tanrılaşır diğer toplumların gözünde. Tam da bu noktada devereye insani duygular ve aşağılık kompleksleri giriverir. Tek taraflı tüketimin süreklilik kazanması sürecinde üreten toplum aslında gücü ile hangi güç olduğu hiç farketmez, tüketen toplumu ezmektedir. Ezilen taraf insanın içinde içini kurt gibi kemiren aşağılık kompleksi baş gösterir ve artık bir salgın haline gelmek için hazırdır kompleksler...
Bu noktaya kadar herşey çok açık gözükse de aslında karanlık bir çıkmazdır bu konu. Kimi teorisyenlere göre yapıcı olduğuna inanılan komplekslerimiz kapanmaz yaralara dönüştüğünde, bir kültür ya da bir gelenek haline geldiğinde kitleler tarafından yadırganır ve dışlanır. Kimi teorisyenler ise kişinin kendisini geliştirmesine katkıda bulunuyorsa kompleksler yapıcıdır!!! Diğerleri ise ego sahibi olduğunun varkına varan her bireyin " Hep bana, hep bana" diyeceğine adı kadar emindir.
...
Düşünün ki arap kültürüne sahip bir bireysiniz. Ortada da bir tabak dolusu pilav...elin işlev gördüğü yemek yeme eylemi sırasında size çevrilen bakışlardan da bihabersinizdir. Mırıldanan dudaklar sizi hiç ilgilendirmez; çünkü siz yemek yiyorsunuzdur. Hem de kendi has yöntemleriniz ile. İslamiyetin bile insanlaştıramadığı kralcı zihniyet işte!, diye bir mırıltı yükselir masadan. Sizi kültürsüz, eğitimsiz olarak etiketleyebilirler. Dışlanır, yadırganırsınız da. Peki ama bizden olmadığını düşündüğümüz bu kültürü nasıl olur da es geçer ve dışlayabiliriz futursuzca?
Dışlayamayız, dışlanırız...İştahımızı kapattığı için, diye düşünsek de üstün olduğumuzu düşünerek aslında çok da insani bir şekilde aşağılık kompleksimize yenik düşeriz. Coca Cola kültürü, ipod gençliği derken hepsinin içi boşaltılımış birer kavram olmaktan ileri gidemediğinin fakına varmamız gerekir. Ötekileştirmek, öteki olmaya yanaşmadığımızdan kaynaklanır ve kimse "Öteki" olmak istemez. Nedeni ise "öteki" nin bir etiket olmasındandır.
"Etiketlemeden önce düşünün" diyen bir medya kuruluşunu düşünün... Çoktan etikelemiştir de yapmamış gibi gözükmek istediği için etiketlemeden önce düşünmemizi ister bizden...Saygı duymamızı değil!



8 Aralık 2009 Salı

70 GÜNDE DEVRİ ALEM

Dünyanın merkezinde bir yer..."Ben". Kendi odağından resmini çekiyor 70 gün boyunca...

Bakmak nedir, bilmeden; etrafını sıradanlaştırarak kendi yüceliğini sınıyor...İçindeki karanlığın dışına çıkabilse bir; görecekleri karşısında nutku tutulacak halbuki, bilmiyor . Sabun gibi, sudan bahaneleriyle köpük köpük aslında teni. Birbirinden ilginç sokaklarda biraz dolaşsa da kir tutsa kılıfı, mucizelere sürüklense yemyeşil bir nehrin durgun sularında...Şüphe demir atsa yüreğine ve sonra boğazına kadar battığı murdar yalnızlığını inceden inceye soysa , çıkarsa...

Dünyanın merkezine gitmek...Gidip de keşfetmek ya da keşif nedir bilememek...

İyiden bir soğuk yemek gibi titretir insanı, içimize işleyecek soğuktan da değil; korkularımız titretir içimizi!

Korkar insan, korkar "Ben" ' ini bulamayınca. Uzak bir yer sanır ve yüksüz çıkar yoluna. Karşılaşır soytarılar ve onların açmazlarıyla...Uçurumun dibindeki merdiven küçülür gittikçe sen...

Halbuki herhangi birisi olsan ve atlasan bisikletine...Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir zamana pedal çevirsen...

Birisi olsan ve hissetsen vücüdunun tutuşan etlerini sonra sıyrılsan soyutlanarak çevirdikçe pedalını...Uzaklaşsan kendine; yaklaşa yaklaşa Berlin' e...İstanbul olsa bir diğer adresin ama hiç gitmediğin; gidipte kaybolmadığın sokakları ve insanlara sahip İstanbul olsa bu sefer keşfedeceğin...





Filipinlerin başkenti Manila' nın bir buçuk milyonu aşkın insanına sorsan cevapsız sorularını...Bataklıkta yetişen "Mangrov" un çiçek açması gibi açsan yaprak yaprak Manila' da derdini tasanı...Tam inanmaya başlamışken masallara, işitsen "Mendoza" nın Buenos Aires'i kurduğu gün sevinçten attığı çığlıkları...Sidney' e doğru çevirdiğin zaman pedallarını farketsen Dünyanın en eski yerleşim birimlerinden birinde yumucaksın gözlerini diğer bir gün için...Gözlerin kapalıyken kendi Batı' na; Darling Limanında, limanın geçmişi gibi sen de 221. yaşını kutlamayı dilesen ve Avustralya' nın enfes şaraplarından küçük küçük yudumlayabilsen...

Tatlı bir sarhoşluk sarsa seni, saatler sabaha karşı beşi gösterdiğinde 1906 yılında... Deprem ve sonunda çıkan büyük yangınları gibi kavrulsa için, dinlediğinde yerkürenin inlemelerini...San Andreas fay hattı anlatsa sana kalbinin kaç şiddetinde attığını o gece...şahit olsan çirkin gökdelenlerin birkaç saniye de yok oluşlarına.



Diğer bir adresin olsa New York. "Hiç Uyumayan Şehir" bugüne kadar içinde uyuyan caddeleri, sokakları ve içinde yaşayan suskun insanları uyandırsa...24 saat çalışan bir metronun vagonlarında tanışsan onlarla ayrı ayrı; tanısan içindeki binbir parçayı. Missisipi nehrinde yıkansa pedal çevirmekten kirlenmiş ayakların ve şehrin dışında, banliyölerde yaşayan beyazlara inat, konuşabilsen şehrin merkezindeki zencilerle...

Trafikten ve ulaşımın pahalılığından sızım sızım sızlanan insanlar tanısan Detroit' de. Bisiklet ile gezmek, deli işi olmaktan çıksa tıkanmış bir trafiğin içinde...Çelikten şehirlerin günlükleri kalemler yerine ampüller ile yazılır deseler sana ve inansan Pittsburgh' un havasını kokladığında. İçindeki nehirler gibi keşisen bir şehire aşık olsan, güneyinden tepelerine tırmansan ve yol alsa tekerleklerin Teksas' a, oradan da Kızılderililerin dilinde "geniş ve güzel bir nehir" anlamına gelen Ohio' da...Amerika' nın sıradan yaşamlarına konuk olsan, ırkıçılığı kemiklerinde hissetsen...Balıklar sarhoş olsa Ohio' da, diye çığlıkların yankılansa!!!

Birisi olmak için illaki "Ben" olman gerekmiyorken, birkaç adım da ulaşabilirsin birbirinden farklı öykülerin anlatıldığı satırlara ve şehirlere...70 gün süren bir yolculuğun tadı damağınızda; anlatılan hikayeler, yaşanan hayalkırıklıkları, çocukluk rüyaları ve rastgele yapılan insanlarla roportajların anlatıldığı ve kendi odağından başka başka insanları resimlemek isteyen herkes kendi "ben" inden uzaklaşarak David Byrne' nın gözünden "Talking Heads"... ile Dünyanın merkezinde herhangi bir yerine gidebilirken hapsolmak içimize, niye!!!

17 Kasım 2009 Salı

EGOMUN HAKLARI/ UNİVERS/ 16


Aydın Doğan Vakfı Genç İletişimciler Yarışması, nitelikli medya çalışanı yetiştirmeyi ve yarışma aracılığıyla bu alanda sürekli gelişimi teşvik etmeyi amaçlayan Aydın Doğan Vakfı tarafından düzenlenen bir yarışmadır.


Aydın Doğan Vakfı ise yarışmanın amacını İletişim Fakültesi öğrencilerinin medyanın çağdaş liderleri olarak yetişmesine katkıda bulunmak hedefleniyor, diye açıklıyor.


Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisiyim ve masumum. Yasal bir merhamet talep ediyorum adaletin kılıcından.


Masum olduğum halde zarar gören tarafım ben...


Dosdoğru, iki yana sarkıtılmış, adalet kokan bir terazinin ibresi benim duruşum...

Ağızları açık bıraktıracak bir savunmanın yasal temsilcisiyim...

Hayatım, kararlarım, mesleğim ve ideallerimin sahibi olduğunu düşünen; dünyayı yutmak üzere olan bu sistemin sömürüsüne, çaresizliğine, mantıksızlığına acıyarak bakan bir isyancıyım.


Yaratan, üretene; yaşayan, mücadele edene düşman; tüketen, üretmeyene; hazırcı tembel zihniyete hayran bir düzenin avuçlar dolusu yetiştirdiklerinden sadece birisi olmaktan bir adım ileri gidemiyorum.


Bir toplumu, bir ırkı, bir sınıfı sırf varlıkları başka bireyler üzerinden devam edebilsin diye dilenci gibi köleleştirmeyi göze alabilen; yasaları, kendi amaçları doğrultusunda ahlaki sorumluluktan uzak başka başka bireylerin rehberliğine bağımlı hale getirebilenlere sesleniyorum.


Yaratan, üreten ve bir elin parmağını geçmeyen genç beyinler sadece tüketen, hazırcı bir toplumun parçası haline getirilmek istemiyor. Onlar, yaratıcı işlere oy veren taraf değil; yaratıcılıklarına oy verilen bireyler olmak istiyor.


Katıldığım yarışmalardan sırf Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisi olduğum için geri çevrilmek İSTEMİYORUM. Ürettiklerimle değil de üretilenlerle övünmek, zihniyetine sahip çıkmayan başka zihniyetlere hayran bir sistemin parçası olmak, salt anlamda başkalarına bağımlı hale getirilmek istemiyorum.

Hâlbuki bilmiyorlar yaratan, üreten bir bireyin ekmek gibi su gibi bağımsızlığı da, özgürlüğe de ihtiyacı olduğunu.


Sizden cevap anahtarı değil, seçenekleri istiyorum. Bırakın biz düşünelim, bırakın biz yaratalım çözümleri… Etiketlemeyin, ölüm kalım meselesi haline getirmeyin yaratıcılığın kurallarını. Fiziksel bir kölelikmiş gibi taşıtmayın bize seçmek zorunda kaldığımız me

sleklerimizi.


Kim bilir belki büyük bir düşünür, belki bir mucidim. Paylaşamaz ve gelecek nesillere devredemezsem düşüncelerimi kim verecek bizlere bunun hesabını?


Son sözü ise bireyin temel ve esas birey olduğunu, hiçbir kollektivite uğruna feda edilemeyecek, kurban edilemeyecek olduğu düşüncesini savunan Ayn RAND' ın " The Fountainhead " ( Hayatın Kaynağı ) adlı kitabındaki satırlarına bırakıyorum...


" ...Dünya yüzündeki ilk hak, ego'nun hakkıdır. İnsanın ilk görevi kendine karşıdır. Ahlaki yasası; birinci amacını asla kimselere bağlanmamaktır. Ahlaki sorumluluğu da istediğini yapmaktır, yeter ki istediği diğer insanlara birinci dereceden bağımlı bir şey olmasın. Buna yaratıcı zihnin tümü dahildir...Düşünüşü de, çalışması da..."




29 Ekim 2009 Perşembe




" Küresel Kriz Karşısında Mimarların Gücü " temasıyla gerçekleşen 2009 Mimarlık Haftası, bu yıl da zengin, dopdolu programlar ile mimarlık ve mimarlığın toplum ile olan ilişkisini güçlendirdi diyebiliriz. Aktivite alanı olarak Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi seçilen Mimarlık Haftasında çeşitli atölye çalışmaları, sergiler ve çeşitli söyleşiler gerçekleştirildi. Ayrıca Mimarlık mesleğinin ve tasarımların kentli ile buluşmasını sağlamak amacıyla kent ve yapı gezileri düzenlendi. Metro istasyonları, Kordon gibi kentin bazı merkezleri sergiler ile ve çeşitli etkinliklere sahne oldu. Katılımın arttırılması için mimarlık eğitimi veren fakültelerden ve kentin çeşitli noktalarından AKM' ye ulaşım servisler ile daha da kolay hale getirildi. Mimarlığa duyulan hassasiyeti arttırmak için el ilanları ve broşürler dağıtıldı, yetmedi kentin dört bir köşesindeki reklam panolarına afişler asıldı.
Mimarlık mesleğinin doğası gereği teknik, kültürel, toplumsal ve ekonomik yetilerden dolayı küresel krizin etkilerinin ağır hissedildiği bu dönemde Mimarlık Haftası etkinlikleri mimarları ve katılımcıları büyük ölçekli görevler edinmeye davet etti. Tasarımdan uygulamaya, onarımdan geri dönüşüme kadar taarımcıların günlük çalışmalarrının her aşamasında bireysel, toplumsal ve kolektif kararlar aldıkları işlendi, yetmedi bu gelişmelere yerinde tanık olundu.

5 Ekim pazartesi saatler 17:00 gösterdiğinde açılış konuşmaları ile start verilen Mimarlık Haftası ardından Fotoğraf ve Kısa Film yarışması Ödül Töreni Meslekte 30. ve 50. Yıl plaket töreni ile devam etti. Yönetmen Fredrik Gertten' in yönettiği 2005 yapımı "Bir Sosyalist , Bir Mimar ve Gökdelen: Santiago Calatrava ": Avrupanın en yüksek binası ' Kıvrılan Gövde' nin merak uyandıran öyküsü...

Ticaret, bankacılık ve bilişim sektörünün önde gelen firmalarına mimari kurum kimliği yükleyen, 2002' de bu yana da Bozcadada kurudğu Corvus ile bağcılık ve şarap üretimi ile ilgilenen ünlü mimar
Reşit SOLEY 6 Ekim salı günü 12 kişiyle sınırlı, mimarlık 3. ve 4. sınıf öğrencilerine yönelik Ekonomik Kriz - Gusto - Detay adlı atölye çalışması ile Mimarlık Haftasını renklendiren simalardan oldu.

Üniversitemizin önemli isimlerinden Mimarlık Bölümü
Öğr. Gör. Burkay Pasin ve İzmir Işılay Saygın Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi' nde keman ve piyano eğitimi alarak müzik eğitimine başlayan Ruken Güleryüz ile birlikte gerçekleştirdiği Müzik ve Mimarlık: Ses - Mekan 2009 Mimarlık Haftası' nın en merak uyandıran atölye çalışmalarından oldu. Atölye çalışmasının amacı; müzikal formun görsele, mimari formun da işitsele uyarlanma süreci ve alternatiflerini değerlendirmekti. İki farklı algının etkileşimi ve yaratıcı sürece katkısı irdelenen atölye çalışmasına tüm mimarlık sınıflarının katılabildiği 21 kişilik bir atölye çalışması gerçekleştirildi.


Günlerden 8 Ekim perşembe günü olduğunda ise Atatürk Kültür Merkezinde ayrı bir heyecan vardı. Mimarlık Haftasına damgasını vuran isimlerden biri de
Bir Mimar ve Uygulamaları ile Jülien De Smedt oldu. Oslo' da ve Kopenhag' da kurulan JDS Mimarlık'ın kurucusu ve yöneticisi olan Smedt, geliştirdiği model ve programlar ile gerçekleştirdiği, VM Konut Projesi, Maritime Gençlik Merkezi ve Stavanger konser salonu projeleri ile Danimarka' daki mimarlık tartışmalarına farklı bir boyut kazandırmış, 2008 yılı NisaN ayında Icon Dergisi tarafından da 'Gelecek Vaadeden 20 Genç mimar' arasına girerek adını ilklere yazdırmayı başarmış bir mimar olması söyleşiye katılımı doruklara ulaştırdı.

9 Ekim cuma günü ise konuşulan tek isim Bir Mimar ve Uygulamaları ile Eric Owen Moss oldu.

Los Angeles, Kaliforniya' da doğup büyüyen Moss, Mimarlık Ofisi'nin baş tasarımcısı ve kurucusu ve aynı zamanda son 30 yılın uluslararası mimarlık söylemine büyük katkıda bulunmuş, bu katkıyı tüm dünyada gerçekleştirdiği söyleşileri, yayınlar, sergiler ve eğitim seminerleri ile tasarım alanından her kesime iletmeyi başarmıştır bir isim sene 1999'u gösterdiğinde Amerikaki Sanat ve Edebiyat Akademisi tarafınan Mimarlık Akademi ödülüne layık görülmüş, 2001 yılında AIA/LA altın madalyasını mimari yapılarındaki başarısı ile hak etmiştir. AIA' nın üyesi olan MOSS, 2003 yılında da Berkeley Californiya Üniversitesi tarafından Seçkin Mezun ödülüne layık görülmüştür. 9Ekim günü saat 18:30' dA geçekleşen söyleşiye dönecek olursak eğer; söylemesi üzücü ama söyleşiye katılım sayıca yüksek olsa da katılımcılar maalesef ki genç ve yetenekli mimar Jülien De Smedt' e ve onun çalışmalarına gösterdikleri ilgiyi Eric Owen MOSS' a göstermediler. Söyleşi sonunda katılımcılardan kimsenin soru sormaya yanaşmaması söyleşiye gölge düşürse de Eric Owen MOSS' un sınırları aşmış bir tasarımcı ve mimar olduğu gerçeğini değiştirmedi.
11 Ekim Pazar günü Nazilli Sümerbank Basma Sanayi Yerleşkesi' ne düzenlenen gezi ile Mimarlık Haftası 2009 etkinlikleri son buldu.Mimarlık ve toplum ilişkilerini güçlendiren ve daha da güçlü kılacak olan Mimarlık Haftası, karmaşık mekanizmaların itici gücü olan mimarlığı ve tasarımlarını kentliler ile buluşturarak bizi tasarımın merkezine çekmeyi başardı. Seray ÖZBİÇER

27 Eylül 2009 Pazar

NiL KARAİBRİHİMGİL' e DAİR Ünivers/ sayı 16


BABYLON ALAÇATI, KUMSALA BAKAN EŞSİZ BİR ATMOSFER … ” ÇOK DEĞERLİ BİR TAKIM KADINLARIN MİRASÇISI ” NİL KARAİBRAHİMGİL, SAHNEDE KIPIR KIPIR, SAHNEDE CAPCANLI !!!






POPUN SIRRINI ÇÖZMÜŞ, İRONİ DOLU ŞARKI SÖZLERİ HEM EĞLENDİRİYOR, HEM BÜYÜLÜYOR DİNLEYİCİSİNİ… NİL’ E TUHAF DRAMASINI, DÖNÜM NOKTASINI SORDUK VE NİL BİR MÜZİK KUTUSU OLSAYDI, HANGİ ŞARKILARI ÇALARDI?MERAK EDİYORSANIZ EĞER, CEVAPLARI BİR KAÇ SATIR SONRA…


Seray Özbiçer: Nil Karaibrahimgil kimine gör
e şımarık, kimine göre ise tarz sahibi… Reklam cıngılları, “ Özgür Kız” derken “ Onun aşkı bana ekstra large, bana ekstra large…” çalındı kulaklarımıza... Nil Karaibrahimgil’in dönüm noktasını anlatır mısınız biraz?


Nil KARAİBRAHİMGİL: Benim bir tane u donusum oldu. O da hazirkart reklamlari. Hic aklimda olmayan bir yoldan, reklamdan muzige sapmami sagladi. Yoksa bir omur metin yazari olabilirdim. Yok yok olmazdim, bestelerim vardi icimde bir ates vardi, ben bir yolunu bulurdum yine o yola cikmanin.



Bir yazınızda Svagito diye bir adamla aile dizimi yaptığınızı ve sizin anneanne, babaanne ve annenizden yadigâr bir meşale taşıdığınızı söylemiş. Nedir bu aile dizimi, nedir bu “Tuhaf Drama”?


Herkesin aile agaci, tuhaf dramalarla dolu. Ben bence cok degerli bir takim kadinlarin mirascisi olarak, onlarin bana aktardiklari bir takim yetenek ve gucun tesekkurunu onlara borclu oldugumu ogrendim. Bu da bana cok duygulu geldi. Cunku ikisini de hic tanimadim diyebilirim. Aile dizimi, bilimsel olarak ispat edilebilecek birsey. Epigenetics diye bir bilim dali. Bu tur seylerim genlerle nasil aktarildigini ispatlamaya ugrasiyor.



Babanız Süavi Karaibrahimgil ile birlikte baba-kız ortak projelerde yer almayı, ironi dolu söz yazarlığınızı birleştirmeyi hiç düşündünüz mü?

Evet, olabilir



Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde yazıyorsunuz. “Nil’in Kelebek Yazıları” samimi ve sizden bir şeyleri anlatıyor. Nil yakın zamanda bir de kitap yazsa bizlere, deseler bu fikre nasıl bakardınız?


Once kelebek yazilarimi kitaplastirayim, daha fazlasini yapmak isterim.



“ Nil Kıyısında” albümünüzün tarz olarak diğer albümlerinize kıyasla daha yerine oturmuş bir havası var. Bu “yavaşlama”, hakim olduğunuz tarzın değişikliğinin kaynağı nedir?


Herkes degisiyor. Sadece ben iki senede bir album yaptigim icin size bu degisim cok gelebilir. Ama hep yanyana olsaydik, hicbir sarki sasirtmazdi. Cunku kimse iki ene onceki yerinde saymaz. Ayrica otuzu gecmek beni cok rahatlatti. Daha panik ve tepkisel bir tiptim.




Yine Kelebek Yazılarınızdan “Fantastik Sorular” adlı yazınızda “ Neyin delice neyin normalce olduğu tamamen insan uydurması” diye yazmışsınız. Nil deliliği ya da normal olmamayı nasıl tanımlar?


Bence korkarak kisitlanan her sey normal gomlegi giymis deliliktir.


Nil bir müzik kutusu olsaydı hangi şarkıları çalardı?

Su anda caldiklarini ve umarim bundan sonra yazicaklarini.



Seray ÖZBİÇER

26 Eylül 2009 Cumartesi

Yürüyen Kelimeler / Eduardo Galeano


Yürüyen Kelimeler / Eduardo Galeano

Yaşlı, çirkin ve kırmızı burunlu bir cüce hayal edin! Antiemperyalistlerin, ateistlerin, erdemi göbek adı yapmışların arasına sunulan bir “Başmelek” kitabın başkahramanı.

Hikaye her pazar kiliseye giden insanların oluşturduğu Comayagua halkının ve başka zamanlarda kaçamak da olsa şehirle aynı ismi alan ve tepesinde kurulmuş beyaz bir kule biçimindeki geneleve diğer adıyla Günahkârlar Sarayı'na giden diğer yarısının arasında geçen olayları konu alır.

Tanrı’ya hizmet etmesiyle başlayan huzursuzluklar baş gösterirken olayların rengi “Başmelek”’in hikâyenin ortasına düşmesiyle bambaşka bir hal alsa da “Başmelek” cinsiyeti belli olmayan ama dünya evi zenginliklerin her zerresinden yaralanmaktan da geri kalmaz. “Başmelek”, cennetten yakınır, sonsuz zamanın ağır işlerinde çalışmaktan yorgun düşer öykü sanatının baş döndürücü varisi Latin Amerikalı damarlarından ustaca yararlanabilen Eduardo Galeano’nun kaleminde. Aşkı, öfkeyi, büyüyü, hüznü, taraf tutmayı ve tarafsız olmayı yaşadığı toplumun sıkı sıkıya bağlı olduğu adetlerini ve inançlarını yalın dili ve şiirsel anlatımıyla Kabala’nın, Latin Amerikan Folklorunun ve Guarani Kızılderililerine ayna tuta tuta örer kelimelerini “Yürüyen Kelimeler” ’ de Eduardo Galeano insanı şaşırtır bir biçimde. Hayran bıraktırır kendine…

Ve bir dip not: Var olmak istemeyen kelimelerin anlamı Eduardo Galeano’nun kitabında “ruh”demektir aslında. Ruh yoksa beden de yoktur, efsaneler de… Bedenler yoksa toplumlarda yoktur, toplumların kahramanları da Ve Eduardo Galeano, dilin yoğurdu aklın şekle soktuğu kelimelerimizin kişilik sahibi, bizden birer ruh taşıdıklarını anlatmak ister Jose Francis Borges'in tahta baskı desenleriyle betimlenmiş kitabında.

Kalmak istemeyen kelimelerin toplandığı bir yer olabilir mi?
Bir kayıp kelimeler krallığı?
Senden kaçan kelimeler, seni nerede bekler?

diyerek gösterir her bir kelimenin anlamın önemini kelimelerinin takipçisi okuyucusuna. Göstermek ister çünkü Eduardo Galeano hikayelerin kelimelerden oluştuğuna ve kelimelerin sahibi toplumu ve o toplumun kişilerini yansıttığına inanır. Bence bu kitap her şey ile hiçbir şeyin gizli bahçesine açılan bir kapıdır. Hikayelerin aralarına yerleştirdiği küçük küçük pencereler ise okuyucusuna birer mola gibi gelir. Retorik tadında “Yürüyen Kelimeler”, olacakları değil, olmakta olanları merak edenler için biçilmiş bir kaftandır adeta. Kitaba ve içindeki kahramanlara biraz yakından bakmak isterseniz Caetano Veloso’nun “Yakından bakınca kimse normal değildir.” sözüne hak verirsiniz.

Seray ÖZBİÇER
Ünivers/ 16. sayı

2 Ağustos 2009 Pazar

Gotan Project




Buenos Aires sokak dilinde «tango» anlamına gelen "Gotan" , ölümsüz bir ritm olan aşkı tango ve Latin Amerika ezgileriyle yoğurup günümüzün elektronik müziği ile buluşturan fransız asıllı bir müzik grubu. Hatırlayalım...

2000 yılında Philippe Cohen Solal ve Christoph H. Müller tarafından kurulan grup, 2001 yılında albümleri ‘La Revancha del Tango ile milyonlar satarak şöhret basamaklarını tırmanmaya başladı. Ayrıca bu albümden çıkan ‘Santa Maria’ isimli şarkı, başrollerini Richard Gere ve Jennifer Lopez’in oynadığı ‘Shall We Dance’ filminin soundtrack albümünde yer aldı. Sex and The City’ ve ‘Nip/ Tuck’ dizi müziklerinden de kulak aşinası olduğumuz grup, BBC Awards For World Music 2003’te en iyi çıkış yapan topluluk ödülünü alarak Tel Aviv’den Tokyo’ya Tokyo’dan Arjantin’e yılda 200’den fazla konser vererek dünyayı dolaştı.
Gotan Project, Arjantin müziği, kültürü olan tangoyu elektronik müzik ile birleştirerek önce ruhunuzu sonra da bedeninizi ele geçirmek için dinleyicisini bekliyor, benden söylemesi...

17 Temmuz 2009 Cuma

Nobel Barış Ödülü ya da Nükleer Başlıklı Savaş Ödülü




Alfred Bernhard Nobel, varlıklı bir ailenin üçüncü oğlu olarak 21 Ekim 1833'te Stokholm'de dünyaya gelir.Alfred doğduğunda, iflas eden babası Immanuel Nobel, rus osrdusu için silah üretmeye başlar ve Alfred bu sayede özel öğretmenlerden eğitim alır, kendini geliştirir. Henüz on yedi yaşındayken Rusça, Fransızca, İngilizce ve Almanca' yı akıcı bir dille konuşabilmektedir. Oğlunun kendisi gibi bir mühendis olmasını isteyen babası Immanuel Nobel'in hoşuna gitmese de Alfred, fizik ve kimyanın yanı sıra İngiliz edebiyatına ve şiire ilgi duyar ve Alfred'in tehlikeli bir patlayıcı olan nitrogliserin ile tanışması hayatına ünlü kimyager Ascanio Sobrero'un girmesiyle başlar. Çalışmalarını yürürttüğü laboratuvarda basınç ve sıcaklığında etkisiyle yaşanan bir patlamada Alfred'in küçük kardeşi Emil hayatını kaybeder. Buna rağmen dinametin mucidi Nobel çalışmalarınıa devam eder...

1864 yılında araştırmalarının sonucunu alır ve dinamit barutunu bularak inşaat ve madencilik alanında çığır açar. Bu sayede kısa süre içinde yirmi farklı ülkede kurulan yüze yakın şirketin sahibi olarak uluslararası bir ün edinir. 1896 yılındaki ölümüne kadar, sahibi olduğu patent sayısını 355' e çıkaran mucidin vasiyeti, mirasının Nobel Ödülleri' nin enstitüleştirilmesi yönünde kullanılması ve 33 milyon 200 bin kronunun her yıl, insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasıdır!!!

Buraya kadar her şey iyi gibi görünse de, mucidinin servetinin Amerika silah şirketleri Lockheed Martin ve Honeywell hisselerinde değerlendirildiği ve ABD' de bir borsa şirketi tarafından yönetildiği bundan üç sene önce ortaya çıktığında, bu haber ödüle ve ödülün amacına gölge düşürdü.

Sadece edebiyat dalındaki ödülüne 1.5 milyon avro tutarında bir kaynak ayrılan ve her yıl merakla beklenen Nobel Barış Ödülleri'ne, dünyanın kara listesinde bulunan Amerika Honeywell Holding'in sponsorluk ettiği haberi buraya kadar okuduğunuz başarı öyküsünü yorumsuz kılmakta!!!

Dahası, holding'in nükleer savaş başlıkları ve helikopter silahları üretiyor olması da ayrıca bir hayal kırıklığı!!!

Ödül sanki Nobel Barış Ödülü değil de Nükleer Başlıklı Savaş Ödülü...